Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

1 Eylül 2012 Cumartesi

Konuşmalar 10 (aşk cetveli)


-Doğaldır sevmek, demiştin hani?

+Gayet doğaldır elbette, sevmek de sevilmek de. İnsan sevilmeyi arzular her zaman. Karşılıksız sevdalar, karşılık bulabilme umuduyla yanıp tutuşurlar. Ancak bedenden sıyrıldığı zaman fark edersin ki durum ortadan kalkmıştır. Zamanı bir cetvel gibi düşün. Sen on ikinci santimetrede aşık oluyorsun bir herife. Aradan zaman geçiyor gidiyor, sen gelmişsin otuz beşinci santimin tam ortasındaki yarım çizgiye. Hala aşık sanıyorsun kendini, hala onun bedeni karşına çıksa ne yapacağımı bilemem sanıyorsun. Hatta arkadaşlarınla konuşurken araya sıkıştırıyorsun, on ikinci santimetredeki aşkının yüceliğini ve bir daha karşılaştığınızda neler hissedeceğini bilmediğini. Sanıyorsun ki, karşına çıksa, sana baksa, sen ona baksan, birbirinizi tanısanız... Dokunsam diyorsun ne hissederim, elini sıksam... Bilemiyorsun. Ertesi gün, hemen ertesi gün karşına çıkıyor, eski sevgilin, on ikinci santimetredeki aşkın, on ikiyi on iki yapan adam! Yanında da eskiden yatıp kalkıp umursamadığın fakat onun cetvelinde sen belirgin yirmisin. Yirmiyi yirmi yapan yirmisin. Seni görünce heyecanlanıyor, yirminin heyecanı daha yakın çünkü, yanında senin on iki... Film karesi gibi bakıyorsun sahneye, yirmi seninle bir yirmi üç yaşayabilmek için, yanlış anlama diye açıklıyor durumu, bak bu da benim arkadaşım diyor, yeniden tanışıyorsun on ikiyi, on iki yapan adamla. O da seni tanıyor fakat seni umursamamış zamanında, yeniden tanışmak için uzatıyor elini. Kuru bir "Merhaba, memnun oldum." diyorsun, otuz beşin tam ortasındaki adam olarak. Yeniden tanışıyosun onunla fakat eskisi gibi olmuyor. Çünkü o on iki! KOSKOCAMAN ON İKİ! Sense otuz beşin tam ortasıdaki yarım çizgi. Yirmi kaynıyor aradan, görüşelim diyor bir yirmi üç olsun dercesine. Sen yalnızca gülümsüyor ve bakıyorsun on ikiden kırılmış cetvelin.

-Karıştı sanki biraz hikaye, kim on iki, kim yirmi, kim otuz anlamadım ben. 

+Adın neydi?

-Adımı mı unuttun?

+Yarım çizgi...

31 Temmuz 2012 Salı

Konuşmalar 9

+Sevmiyor musun artık beni?

-Seviyorum elbette ancak çok yaraladık birbirimizi. Gereğinden fazla acı vermeye başladı.

+Sevgi bunlara değmez mi?

-Sevginin kolları çok uzundur. Her noktasına dokunur insanın, aşk ise bambaşkadır. Kollardan oluşmaz, durmaz, her zerrende hissedersin aşkı. İlmik ilmik işler damarına, kanına, kalbine, her bir organına. Ben sana aşıktım. Lakin şimdi yalnızca seviyorum. Nasıl gitti benden, nasıl bu kadar incecik kaldı bilmiyorum fakat iplik iplik sevgi haline dönüştü sana hissetiklerim. Her noktama ulaşan birer iplik fakat her zerremde değil. Aşık olsaydım belki devam ederdi fakat şimdi bitmesi gerekiyor.

+Yani bir daha görüşmeyeceğimiz anlamına mı geliyor bu?

-Elbette ki değil. Sen ayrı aşka düşünce, ben ayrı aşka düşünce; O aşklar hayatımızdan gidince yeniden görüşebiliriz elbette. Ancak başka bir ilişkinin acısını çekerken sana arkadaşım gibi bakabileceğim.

+Ya hiç aşık olmazsak başkasına?

-O zaman daha uzun sürer elbette... Ancak bitti, lütfen anlayış göster gitmeme.

+Neden gidiyorsun ki? Ayrılığımız çok gereksiz.

-Gitmem gerek.

+Peki ya ben?

-Bencildir bitiren, umursamaz kalanı ancak kalandır gidene sebep. Şairin de dediği gibi, "Giden değil, kalandır terk eden; giden de bu yüzden gitmiştir zaten."

+Anlamıyorum bunu.

-Hoş kal.

20 Temmuz 2012 Cuma

Öğretmen olmaktan utanıyorum. Siz övünün büyüklerimiz...

2010 yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Türkçe Öğretmenliği Bölümü'nden mezun oldum. Okul bittikten sonra İstanbul'da bir kaç yabancı öğrenci bulup onlara Türkçe Öğretmeye başladım. Saati 50 liradan ders veriyordum koşullarım iyi olmasa da kötü de değildi.

Askere gittim ve geldim. KPSS'nin ne kadar imkansız olduğu tüm halkımız tarafından malum. Hadi diyelim atandım. Hayatımın 5 yılını ülkenin olmadık yerlerinde geçirmek zorunda kalmak ayrı bir işkence, oralarda kalırken karşılaşacağım sorunlar daha ayrı bir işkence.... Diyelim aradan yıllar geçti ve ben büyük bir şehre yaklaşabildim. Bu sefer de verilen maaşla geçinmek imkansız.

Ben de Ankara'da iş aramaya başladım 15-20 tane dershaneye cv bıraktım. Yalan yanlış bilgiler yerine, adam akıllı yaptığım etkinlikleri yazdım. İşte şimdiye kadar gönüllü bir şekilde mültecilere Türkçe dersi verdiğimden, SBS öğrencilerine etütler yaptığımdan falan bahsettim.

Çağırılan yerlerden gelen teklifler malesef ki içler acısıydı. Bir Dershanede 1000 tl maaş teklif ettiler. Stajyerliğimin kalkmadığını bahane sürerek fiyat kırdılar. Bu stajyerlik safsatası sadece öğretmenlik mezunları için geçerli bir mazeret. Yani bir avukat olup da dershanede Anayasa dersi verseydim, benden stajyerlik istemeyeceklerdi. Ya da bölüm mezunu olsaydım da istemeyeceklerdi çünkü öğretmen olmayacaktım ve stajyerlik sorunum olmayacaktı. Stajyerlikten kasıt bir yıl maaşının düzenli olarak yatması sonucu MEB'in evet bu öğretmen olmuştur demesi. Mezun verdiği öğretmenlere güvenmeyen bir kurum tarafından bir sınır çizilmesi kadar beni sinir eden bir şey yok. Her neyse Bana 1000 lira teklif ettiler, ve yanında SSK bu da güzel! Çalışma koşullarına gelince günde 16 saat çalışacaksınız, yemek yol vesaire hepsi size ait, bir gün izinli olacaksınız fakat o gün içerisinde herhangi bir öğrenci etüt için geldiyse sizi işe çağırabileceğiz. Ebesininki!

Başka bir yerden yabancılar için Türkçe öğretimi konusunda çağrıldım ve saatine 13 tl teklif ettiler, yani aylık toplam gelirim, 104 lira! Yalnız 15 lira değil, 10 lira da değil, 13 lira! Ve saat başı öğrenciden alacakları fiyat 65 lira. Ha bir de sigorta da yapmayacaklar.

Başka bir dershane yine 1000 lira teklif etti, bizim bir de ebesinin taaa bilmem neresinde şubemiz var 3 gün orada 3 gün burada çalışacaksınız yani günlük yol paranız 8 lira olabilir ancak bunu maaşınızdan karşılayacaksınız ve yemek falan da vermeyeceğiz. Ha tabi günlük çalışma saatinizin 12-18 saat arası olacağını hatırlatmama gerek bile yok sanırım. Bir de ilk 3 ay gönüllü çalışmalısınız.


Anneme bunları söylediğimde, "Oğlum, dön. Burada tarlada çalışırsın. Irgatlara günlük 30 lira veriyorlardı geçen sene. Bu sene fiyatları 50 lira olmuştur. Okuduğun diplomayı da bu teklifi sunanların bir taraflarına sok!" dedi.


Evet, annemin sözlerinde hakkı var. Irgatlık benden daha az çalışarak daha fazla para kazandıran bir meslek. Üstelik yemek, ve yol masraflarını da karşılıyorlar.

Öğretmen olmaktan utanıyorum. Siz övünün büyüklerimiz...

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Emanet sevgili...


Emanet aldım seni, 
Sevgilinden...
Bir gün bile değil, 
Bir kaç sigara, bir kaç bira,
bir kaç sevgi sözcüğü kadar. 

Emanet aldım seni, 
Sevgilinden...
Eğreti durmadım, 
her dokunuşu gerçek saydım. 
Kıskanmasın lütfen,
Bu kadar yalnızken ben, 
düşünemem onun keyfini. 

Emanet aldım, 
Emanet sevdim,
Hırpalamadım, yormadım.
Aldığım gibi iade ettim. 

Geriye sakladığım tek şey, 
bende hediye kalan öpüşmeler...

Doğdum da iyi mi oldu, diye düşünüyorum doğum günümde...


Sanırım iki yıl kadar önceydi. Eski sevgilim, geçmişe dair ne kadar travmam varsa bir kavga sırasında yüzüme vurup bütün güvenimi kaybetmişti. İki yıllık ilişki 5 dakikalık bir telefon konuşmasıyla bitivermişti. İşte o gün ağlamıştım bu şekilde. Yalnızdım, Teoman çalıyordu, ben içiyordum ve gözlerimden istemediğim halde süzülen gözyaşları.

Bugün benim doğum günüm. Ankara'dayım, yalnızım, evdeyim, içiyorum, kariyer net ve iş ilanlarına bakıyorum. İstemediğim halde gözyaşları süzülüyor gözümden. Sağolsun arkadaşlarım falan mesaj çekiyorlar, kimisi facebook'tan duvara yazma geyiğine girmesin diye duvarımı kapattım. Özelliği olsun da mesaj çeksinler diye. Evinde kaldığım arkadaşlarım şu anda Marmaris'te tatilde.

Bakıyorum ancak göremediğim bir yer var. Sakince izliyorum fakat fark edemiyorum... Hayatta bir şeyleri kaçırmışım ben. 26 yaşındayım. biliyorum kimilerine göre daha çok gencim, kimilerine göreyse olmuşum olanlardan. Hatta yaşı küçük, ancak çok olgunum bencilere göre daha doğmamış bile olabilirim. Sanırım en boktan doğum günüm.

Doğum günlerinde neden pasta falan geyğine girilir ki diye düşünüyorum daha önemli konuları düşünerek moralimi bozmamak için. Her kutlamayla ayrı bir hüzünleniyorum. Evet, siz hatırlıyorsunuz, ya zamanında aşık olduklarım? Hayatımı siktiklerim?

Dur! Doğum gününde neden pasta geyiklerine girilir ki? Ben pastayı hiç sevmem! Hayatım boyunca kışın doğmuş olanları kıskanmışımdır hep zaten. Benim doğum günümde herkes tatilde oluyor. İş ara, bulama... En son teklif, 3.5 ay para vermeyeceğiz, daha sonra 1000 liraya günde 12-16 saat arası seni sikeceğiz... Kabul ediyor musun? Hiç böyle sikilmemiştim a.q.

Şiiiişşşşt! Doğum gününde neden pasta geyiklerine girilir? Pasta dediğin aslında meyveli olursa yenebilir... Eski sevgilim yıllar önce doğum günümde bana bir hediye alıp, "Bu kadar işte kutlama, daha fazla bir şey bekleme" demişti. Ben aşıktım, beklememiştim. En azından yanımdaydı. Zaafım olan güvensizlik duygusunu tatmin ediyordu. Güzeldi, o zaman. Şimdi görebiliyorum ne kadar acınası bir halmiş meğer... 

Cidden pasta geyiği nedir a.q.? Nereden çıkmıştır, wikipedia'ya mı baksam ne? 

Olsun, varsın, bugün de böyle geçsin... Belki seneler sonra gülerim bugüne de geçmişe güldüğüm gibi... Hoş, nasıl gülüyorsam, orasını bir ben bilirim... 

Ben, sizin bildiğiniz Eştenselgünlük,  hayatı boyunca güçlüyü oynamış, yıllardır ağlamamış ben...

Doğdum da iyi mi oldu, diye düşünüyorum doğum günümde...

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Konuşmalar 8 (Öpmeden gel, öpmeden git...)

-O kadar da masum uyumuyorsun aslında, rüya gördüğünü anlayabiliyorum gözlerinden. Bir gün gelecek bugün sevişirken birbirimize verdiğimiz bütün sözleri unutacağız. Ayrılacağız yani. Sen bir yabancı gibi öpeceksin beni, şimdiki gibi değil. Bu gözlerin, bana aşkla bakan gözlerin, belki nefret, belki arkadaş canlısı, belki de hatırlamaya çalışırcasına bakacak bana. Ellerin ellerimi ancak arkadaşça sıkacak, sevişirken tuttuğumuz gibi değil. Şimdiki gibi izlemeyeceğim ben de seni elbet. Saçını okşamayacağım şimdi yaptığım gibi. Benim gözlerim dolu dolu bakacak sana. Sen yabancı gibi öperken beni, ben koklayacağım seni. Şimdiki gibi tenin kokmayacak, sahte parfümlere bezenmiş olacaksın. Ben seni koklamak istemeyeceğim ayrıldıktan sonra. Şayet benim koku hafızam güçlüdür. Şu sen uyurken seninle konuştuğum saçma sapan an canlanacaktır gözümde. Üzüleceğimdir. Bu yüzden, Bir yabancıyı öperek selamladığın gibi öpeceksen beni, öpme... Öpmeden gel, öpmeden git... 


Bu konuşmayı bilmeyeceksin sen belki hayatının sonuna kadar. Belki de şimdi ben sadece uyuduğunu sanıyorumdur. Sen çaktırmadan dinliyorsundur. Bakma o kadar karamsar olduğuma, sen aydınlık yanımsın. Nice aydınlıklar geldi geçti yol kenarındaki lambalar misali. Sen de kalmayacaksın elbet. Sen de geçeceksin. Ben çorak arazilere döndüreceğim direksiyonumu. Daha fazla aydınlık istemeyeceğim. Yıldızlar yeter bana derken belki o gece öleceğim, belki güneş doğacak... 

Deliyim biraz biliyorum. Kıskancım da. İkisi zor, zor bir herifim ben. Sadece bilmeni isterim şimdi yanımda uyuyan küçük sevgilim. Zor olmak istemedim hiçbir zaman ya da seni üzmek... Çekmek zorunda olmadığını anladığın zaman, Bir yabancıyı öperek selamladığın gibi öpeceksin beni, öpme... Öpmeden gel, öpmeden git... 


Uyandığında, sen bu evden giderken sımsıkı sarılacağım sana, öpeceğim dudaklarından. Sen seni şimdi sevdiğim için yaptığımı sanacaksın, ben ileride özlediğimde yapamayacağım için yapacağım. Çünkü seni o sıralarda belki bir başkası sarıyor olacak. Hatta belki ben başkasına sarılıyor olacağım. Ancak şimdiki gibi olmayacak. Sen bunu bilmeyeceksin. 

Mutlu ol hep. Gerçekten sevdiğim için söylüyorum bunu. Biraz şüphem olsaydı sevgimden, bencil olur ve ayrıldıktan sonra üzülmeni isterdim. Yapmıyorum bunu. Yapamıyorum. Başkasıyla mutluluğunu gördüğümde mum gibi eriyeceğimi bildiğim halde yapamıyorum. 

Bittiğinde koklamak istemiyorum seni. Tek istediğim bu senden, Bir yabancıyı öperek selamladığın gibi öpeceksen beni, öpme... Öpmeden gel, öpmeden git... 

1 Temmuz 2012 Pazar

Bu hikayenin baş malı benim!

Yıl 2004/ 2. yarı

İstemediğim bir okula istemediğim bir bölüme ailem tarafından zorla gönderildim.

Yıl 2004/ 2. yarı

Dünya kadar derdim olduğuna inanan ben, intihar ettim. Oda arkadaşımın ishal olup geri dönmesi sayesinde kurtulup, bir hafta hastanede yattıktan sonra, boktan bir sebeple hayata yeniden bağlanmış oldum.

Yıl 2005

Kullandığım antidepresanlar yüzünden bütün derslerimden kaldım.

Yıl 2009

Antidepresan kullanmayı bıraktım, sevgili yaptım.

Yıl 2010

Sevgilim ben, sevgilimin bok arkadaşı ve sevgilisi hep birlikte mutlu rolü yapıp her buluşma sonrası kavga ettik.

Yıl 2010/ 2.çeyrek

Muhteşem dörtlü ve sevgilimin eski arkadaşları (yaklaşık 30 kişi) Eurovision izliyoruz. Sevgilimin bok arkadaşının sevgilisinden sevgilimin o 30 adamın 20'siyle yattığını öğreniyorum.

Yıl 2010/son çeyrek

Panik atak krizlerim artıyor antidepresana yeniden başlıyorum ve sevgilimden ayrılıyorum.

Yıl 2012/ 1. yarı

Askerlik yapıyorum.

Yıl 2012/ 30.06

Arkadaşlarımla Kuşadası tatilindeyim, her şey iyi hoş derken gay bara gittik. Yanımdaki arkadaşım sarhoş olup, beni bırakıp adamlarla takılmaya başladı. Bunlar normal şeyler, keyfimi kaçıramaz ancak her an kavga çıkarması riskine karşı kendimi hazırlıklı tutuyorum. Ayrıca cebindeki son kuruşa kadar alkole vereceğini bildiğimden yol parasını kenara ayırıyorum. İçkim ve ben bir yandan da gelip tanışmak isteyenler, eskiden tanıştığım arkadaşlarım onların yeni sevgilileri... Ben hepsinden ayrı bir köşeye çekilip sakin sakin sıkılırken gözüme biri takılıyor. O karanlıkta nasıl seçtiğime şaşırıyorum bir bakıyorum ki, (Eski) sevgilimin, arkadaşının sevgilisi... Muhteşem dörtlüden sevgilimin orospu olduğu gerçeğini gün yüzüne çıkartan insan evladı. Allaaaaaah'ıııımmmm nasıl sahte samimiyetle sarıldık birbirimize, nasıl sahte sahte konuştuk, nasıl mutlu geyikleri yaptık, nasıl amaaan boş ver eskileri falan dedik! Resmen kusmalık! Daha da beteri var. O adamı gören ben, o âna kadar canı sıkılan ben, bir göbek atmaya başlamışım, şarkılarla bi dans etmeye başlamışım sormayın!

Bana gelip de tanışmak isteyenlerin hepsiyle tek tek dans etmişim, kafam da güzel olmuş! Bilmediğim yabancı şarkılara ağız oynatarak eşlik etmeler falan. Daha fazla o rezalete dayanamayıp hepsini gülerek selamlayıp. O adama da "Canııııııııııım mutlaka görüşelim" diyerek çıktım bardan.

Gittim sahilde salak salak bir saat ağladım içerek. Neden ağladığımı da bilmiyorum. Eskiden GayRomeo'dan birinden mesaj gelsin diye bekleyen ben, şimdi kariyer.net'ten başvurduğum ilanlardan cevap gelmesini bekleyen benle ne kadar farklı.

Eskiden neşeli olan ben, şimdi neşeli olmaya çalıştığımda bile nasıl yavan, nasıl sahte olmuşum zamanla!

Yıl 2012 / 01.07

16 Temmuz doğum günüm. Büyük ihtimalle yalnız başıma olacağım. Ankara'da olacağım. İş ilanlarından gelmeyen cevaplarla oturup içeceğim. Facebook'tan doğum günü tarihimi değiştirmezsem en samimi arkadaşlarım bile aramak yerine duvarıma yazacaklar mal mal. Hepsini like edeceğim. Annem arayacak doğum günümü kutlayacak, babam alacak telefonu iş bulamadın mı hala, boşuna masrafsın bize diyecek, zaten bombok olan doğum günüm, 26 yaşına gireceğim gün, daha da salak bir hal alacak. İçip içip yalnız sızacağım. Bütün arkadaşlarım tatilde, aşık vesaire olacak... Ben bunların hiçbirine artık inanmıyor olacağım.

Evet bu hikayenin baş malı ben oldum, olacağım.


22 Haziran 2012 Cuma

Konuşmalar 7

+Bana geldiğin için mutlu musun?

-Gelmek diye bir şey yok. Ben buraya başka bir yerden gittiğim için vardım.

+Neden kabul etmiyorsun geldiğini?

-Gittiğim yer, kabul etti mi ki gittiğimi?

+Nereden bilebilirsin ki gider gitmez unutulmadığını?

-Kim unutulduğunu kabul etmek ister ki?

+Senin unuttukların olduğu kadar, doğaldır bu.

-Benim unuttuklarım, kabullendiler mi ki unuttuklarını? Kimse istemez unutulmayı, umut değildir bu. umut geçmişe duyulmaz şayet. Bir arzu belki.

+Unutulmamak için ne yapıyorsun peki?

-Aramıyorum kimseyi.

+Bu seni unutturur.

-Bu beni unutulmaz kılar.

+Nasıl?

-Ararsam eğer unuttuğunu öğrenebilirim. Bundan kaçıyorum ben. Bilmezsem unuttuğunu, unutulmadım diyebilirim. En acısı unutulmak değil aslında, unutan birine kendini hatırlatmak, hatırlatmaya çalışmak...

+Acı...

-Çok acı...

18 Haziran 2012 Pazartesi

En güzel spor, seks!

Spor yapmayı her zaman gereksiz görenlerdenim. İşin aslı kıçıma zor gelmesi. Koşu bandında koşuyorsun ancak bir yere varamıyorsun. Bir şeyden kaçmadıkça koşmak çok saçma! Bir sürü ağırlık kaldırıyorsun; iniyorsun, biniyorsun; yok efendim bilmem ne kasını çalıştırmak için bilmem ne hareketini yapıyorsun falan. İşte bunların hepsini yapmayı bir süre ben de denedim. Malesef ki estetik benim için çok önemlidir. Tabi ki karşındakinin estetiğini sorgularken, bir aynaya bakmak da gerekmiyor değil.

Onca yıldır vücudumun zayıf ancak fit kalmasının tek sebebi vardır o da; seks. Bence sporun en eğlenceli halidir seks. Bir kere bütüüüüüüün kaslar çalışıyor anacım. Tabiii karşındaki insanın bu konuda ne kadar yaratıcı olduğuna da bağlı. Şayet günümüzde misyoner pozisyon hariç her şey yasak hale gelse de, dört duvar arasına kim karışabilir ki! 

Bir kaç örnekle güzel bir seksi bir saatlik spor programına uyarlayalım bakalım. Spora koşuyla başlıyorsun, seks sırasında ne kadar tempoluysan, o kadar koşmuş sayılırsın. Erkekler kol ve karın kasları için partnerlerini ayaktayken kucağa alabilirler böylece hem ağırlık kaldırmış olurlar hem de kol kasları çalışır. Bu sırada kucakta olan insan evladı ise bacak kaslarını çalıştırmış olur (Kızlar! Bu selülit için iyi gelebilir!). Ardından yapılacak doggy style (Köpek stili, partnerlerden biri dizlerinin üstünde duruyor, diğeri arkada) arkada olan için bacak kası olacaktır. Bir bacağın yana atılması suretiyle olan ilişkide ise dişil olan için bıngılların erimesi için başarılı bir çalışma olacaktır. Ayrıca ülkemizde yasak olan oral seks ise yapan için boyun ve kanat çalışma imkanı tanırken, bu sırada yaptıran ise kasılmalar sebebiyle maksimus (kıç) kasını çalıştıracaktır. Klasiklerden biri olan kucağa oturma ise oturan için maksimus kası çalıştıracaktır. Ardından erkekler için çok önemli olan göğüs kası için halk arasında bacak omuza denen pozisyonu öneriyorum. Kadınlarda göğüs sarkması içinse erkeklerin -genelde pek başarılı olamasalar da isteklerinizi söyledikten sonra ya da ben böyle çok tahrik oluyorum yalanıyla doğru şekilde öğretildiğinde- göğüslerle ilgilenmesi ve masaj yapması iyi gelecektir.

Çalışmayan kasınız kaldı mı canlarım? Bunlar için sizlerin yaratıcılığı ön plana çıkmalı! Hem zevk alıyorsun, hem de spor yapıyorsun işte, daha ne olabilir ki! Bütün bilimsel araştırmalar az önce anlattığım şeyleri desteklemektedir. Tabi gidin, her bulduğunuzla sevişin demiyorum! Ancak iyisini bulursanız elinizden kaçırmayın canlarım. İyisi olmazsa da "eh idare eder" partnerinizi bir şekilde elinizde tutun! Eminim ki bir odundan sanat yaratılabilir! Yeter ki karşıdakini kırmadan, ben dili kullanarak anlatın derdinizi. Son olarak seks sırasında yakılan kalorilere gelince; 

18 dakika aralıksız yapılan seks büyük bir dilim çikolatalı pastayı yakar.
Bir pizzanın yarı kalorisini yakmak için 26 dakika aralıksız seks yapmak gerekir.
Bir cheeseburgerden aldığınız kaloriyi 53 dakikalık Fransız öpücüğüyle yok edebilirsiniz.
Partnerini soyan bir kişi, soyarken tek elini kullanırsa 2 katı daha fazla kalori yakar.
Soyma işlemi 'dişlerle' yapılırsa 87 kalori harcanır.
Seviştikten sonra yatakta geçirilen rahatlama süresinde dahi kalori harcamaya devam edilir.

1 saat yüzme ortalama 500 kalori harcattırır. 1 saat aralıksız ve yoğun bir seksle yine 500 kalori harcanır.

(Bu bilgiler Hürriyet Gazetesi'nin bir yazısından alıntıdır. )

İşin içine fantezileri de katınca oy maşallah, erimeyen yerler kas yapmayan bölgeler görün ne hale gelecektir. 

(Bakireler! Sizler oynaşarak da yapabilirsiniz bunları, etkili olmasa da yapacak bir şey yok, siz neden hala bakiresiniz ki beee! )


E ne duruyorsunuz, hadi sevişin!













12 Haziran 2012 Salı

Konuşmalar 6 (Mutluluk)

+Mutlu musun?


-Daha fazlasını bulabileceğimi bildiğim için, hayıflanıyorum sadece. Daha önce de mutluluk yaşadım elbet. Ancak mutluluk, bir peçete alevi gibi geçicidir.

+Benimle birlikteyken mutlu musun?

-Elbette mutluyum. Ancak anlatmak istediğimi tam izah edemedim. Senden önce de sohbet edebildiğim, sevebildiğim insanlar oldu. Onlarla birlikteyken de mutluydum. Şimdi bakıyorum da, onlarla yaşadığım mutluluk, şu an ki mutluluğun yanında bir hiç kalıyor. Yani buradan o gün yaşadığım mutluluğun aslında bir mutluluk olmadığını çıkartabiliriz. Eğer o gün mutluysam bu nedir, eğer bugün mutluysam, onlar neydi?


+ Hepsinin ayrı bir tadı olduğunu düşünmüyor musun, her mutluluk ayrı bir keyif desek?

- Denilebilir elbette, fakat daha fazlası varsa ve elde edilebilecekse... Belki de şu an yaşadığım son mutluluğumdur. Belki ileride daha çok mutlu olup, bugünleri hayıflanarak anacağım. İşte o zaman belki fark edeceğim, daha fazlasını aramak için zamanımın kalmadığını. Fakat tek kârım kesemde topladıklarım, her mutluluğu bir şekilde keseme atıyorum. kesem ne kadar kabarıksa o kadar mutlu olmuşumdur.

+Hayatın amacı, mutluluğu aramak mıdır o hâlde?

-Elbette ve bunu her akıllı insan bilir. Fakat ne ironiktir ki, yalnızca aptallar mutlu olur.


+Neden?

-Kurallar böyle. Akıllı insan bir zaman sonra fark edecektir ki, mutluluk sadece bir peçete alevi kadardır. Gelir ve geçer... Belki birileri mutluluğu kor şeklinde yaşamıştır, bilemem. Ancak o kor'a ulaşmak için, o ateşi yakmak için neler çekmiştir, orasını ona sormak gerek. Ben o kadar cesur değildim.

+Büyük mutluluklar diyorsun, vardır elbet...

-Elbet vardır, ben an'dan mutlu olurum. An güzelse ben mutluyumdur, büyük mutluluklarım bu anların toplamıdır. Tek dediğim, bu an daha mutlu kılınabilirdi. Hayatı boyunca büyük mutlulukların peşinden koşan insanlarsa, sadece bir ya da iki kere mutlu olmuşlardır. İkisinin toplamı eşit midir bilmem.

+Bu an nasıl daha mutlu kılınabilirdi ki?

-Sevişmek ister misin?


9 Haziran 2012 Cumartesi

Konuşmalar 5

+Sonrasını düşündün mü hiç?

-İşte en korktuğum şeydir sonrası. Sen gittikten sonra üzülecek miyim, o gittikten sonra üzüldüğüm gibi? Yarın yapacak mıyım her gün yaptıklarımı; düşünecek miyim sonrayı, öncenin benden aldığı sonrayı, bana verdiği sonrayı. Önce o kadar korkunç değil, her ne olursa olsun öncedir işte... Sonra, ancak yaşandığı zaman önceleşir. Yaşanmış şeylere er ya da geç alışır insan. Alıştıklarından korkmaz, alışacak olmak zorunda olduklarından korktuğu kadar.


+Benim gideceğimi nereden çıkardın?

-Sona kadar kalsan, sonsuza kadar kalamazsın. Herkes gider bir şekilde.


+Peki ya sen gidersen?

-Bu alışmayı seçtiğim bir sonra olur. Bu o kadar korkutmuyor beni. Bu senin alışmak zorunda kalacağın bir sonra olur.


+Ben korkmalı mıyım yani?

-İçimizde bencilizdir, her hikaye mutsuz biter. Bu yüzden en az yarayla sonlanacak bitişleri seçeriz. Dışa vurmak zor gelse de benim seni bırakacağım sonradan kork sen de, senin beni bırakacağın sonradan korktuğum kadar.


+Korktuğun sonra için teselli olur mu bilmem ancak bıraksam da seni, bıraksan da beni, hatırlayacağım sonuna kadar seni ve senden gelenleri...

-Hatırlamak zorunda kalmayacağımız tek son, bir gün birlikte ölmemiz sanırım. Buna içelim mi?

+Şerefe.

8 Haziran 2012 Cuma

Konuşmalar 4

+Kadere inanıyor musun? 

-Bazen.


+Nasıl oluyor o?

-Bazen inanıyorum, bazen inanmıyorum.

+ Garip

-Reddetmeyecek kadar inanıyorum, kabul edebilecek kadar inanmıyorum.

+Peki ya Tanrı ve din?

-O konu uzun.

+Vaktim var, en azından uykum gelene kadar. 

-Tamam o zaman, Tanrı ve din iyi ki var. Şayet birçok insanın bu kavramlara o kadar çok ihtiyacı var ki.


+Biraz daha açar mısın?

-Bazı insanlar nefslerine hakim olamazlar. Zaten günah denen kavram da burada doğuyor. Freud nefs kavramına id demiştir. Yani temel içgüdüler. Cinsellik, şiddet... Doymak bilmeyen şımarık, ahlaksız yanımız. Bir de süperegomuz var. İdle sürekli çatışan ahlaki ve toplumsal kurallara uymayı emreden kısıtlayıcı yanımız. Birinden biri baskın geldiği zaman kişiliğimiz bambaşka şekillere girebilir. İşte ikisinden biri baskın gelmesin diye dengede tutan bir kavram daha var o da; Ego. Tam bir arabulucudur.
        Bana göre bazı insanlarda ego denen kavram düzgün çalışmıyor. İşte burada devreye din ve Tanrı giriyor. İdin isteklerini belli kurallar çerçevesinde kısıtlayacak toplumsal ahlak kuralları ancak süperegonun yaşamayı engelleyecek derece yasaklar koymasını da engelleyerek. Eğer din ve Tanrı olmasaydı toplum ahlaki bir çöküntüye uğrardı. Şimdiki dindarların çoğu, günah diyerek yapmadığı birçok olguyu umursamaz olacaklardı: hırsızlık, tecavüz, pislik (maddi anlamda, bedenen pislik.), insana ve hayvana zarar verme ve daha nicesi... Bu insanların durmasının tek nedeni, bu olguları din denen kavramın yasaklamış olmasıdır. Bir insana verilecek en büyük ceza vicdanıyla verilir. Yıllarca hapis yatsa da, pişmanlık duymadığı müddetçe o mahkumun cezasının hükmü yoktur. Vicdanın da çenesi düşüktür, hiç susmaz, sürekli konuşur, sürekli cezalandırır insanı. Din vicdanı susmuş insanların, vicdanı adına konuşur. Aynı zamanda ödül ve ceza sistemiyle bu savlarını ve kurallarını cazip veya caydırıcı hale getirir. Ve her dinin en büyük vaadi, insanlığın en büyük zaafına yöneliktir: "ÖLÜMSÜZLÜK!" Din, senin burada öleceğini ancak sonsuza kadar yaşayacağın bir dünya daha olduğunu söyler ve o dünya ancak senin, onun kurallarına uymanla güzelleşecektir. Düşünsene, sırf ölümsüzlüğü yaşayacağını söyledikleri için ölüp yok olacağın bir dünya yaşamından verebileceğin fedakarlıklar... Reankarnasyon olsun, ölüm sonrası öbür dünya olsun hepsi ama hepsi bu zaafla beslenir. Hiç kimse salt karanlığı kabul etmek istemez. Eğer din deseydi ki, "Kurallarıma uy, beni sorgulama ancak sana ölümsüzlük vaat etmiyorum. Öldüğünde salt karanlıkta kaybolacaksın! Şu anda kullandığın bedenin doğada kaybolup gidecek, çürüyerek doğal seleksiyona katkıda bulunup, yok olacak!" İnanır mıydın? Fazla realistik değil mi? Ben Tanrı'nın olmadığını iddia etmiyorum, sadece var olduğundan da emin olamayız diyorum. Tek diyeceğim, varsa boku yedik...

( Uykuya dalan sohbet eşini öper ve izler...)

5 Haziran 2012 Salı

Konuşmalar 3

+Ulaşılmaz mı olmak istiyorsun? 

-Hayır, aslında ben hep olduğum yerdeyim. Bana ulaşmak isteyenler, hep benim onlara gitmemi istediğinden buluşamıyoruz bir türlü.

+Yani onların suçu?

-Suç mu? Benimle iletişime geçilmemesi suç değildir.

+Beğenilmek hoşuna gidiyor gördüğüm kadarıyla.

-Hayır.

+Peki ya neden bu kadar bakımlı, bu kadar şıksın? Bütün kıyafetlerin en pahalı marka...

-Belki klişe gelecek ancak ölürken güzel görünmek istiyorum. Belki  de Azrail'e kur yapıyorum...

+Ölmek mi istiyorsun, yap öyleyse. 

-İntihar mı etmemi öneriyorsun? Doğarken kendi irademle doğmadıysam, ölüm de irademle gelmemeli.

+Korkuyorsun yani?

-Hayır, sadece bekliyorum.

+Peki neden bekliyorsun, akışına bıraksana, geldiğinde seni bulsun. 

-Omuzlarımda taşıdığım ten bir an'ın ağırlığı. Tıpkı taşıdıkça ağırlaşan pazar poşeti gibi, çekilmez bir hal alıyor zamanla.


+O an'ı merak ettim.

-Etme.


+Özel mi? 

-Özel.


+Söz vermiştik hiçbir şey saklamayacağız diye.

-O an, yarama düzinelerce dikiş attım, iğnemde ipliğim bitene kadar. Daha sonrasında üstünü örttüm. Pansuman bile yapmadım. Şimdi ne durumda olduğunu görmek bana ağır gelecektir.

+Daha çok merak ettim.

-Sana yaralarımı göstermeyeceğim.

+Peki.


Şişko yalnızlık

Bok gibi fazla,
Ağzıma kadar doluyum.
Taşmak mı? Taşsaydı tamam;
Şişiyorum patlayamıyorum.
O kadar çok ki, nefes alamıyorum.
Bir gram havaya dahi yer yok içimde.
Yalnızlık böyle bir şey işte!

31 Mayıs 2012 Perşembe

Sıçmak Özgürleşmektir...

Neler neler geliyor aklıma yazmak için bi bilseniz. Utanmasam, hani diyorum bende utanma falan pek yok, bu sefer de "Yok" diyorum, "Bunu yazsam kesin hepse atılırım ben!" ya da "Yakmayayım gençliğimi güzelliğimi hapiste bir ağanın, paşanın kapaması olmayım!". Malum olduğu üzere artık hemen her şeyi yapmak yasak, yanlış, her ne kadar Hükümet yasakları kaldırıyoruz dese de, kürtajıydı, internetiydi, alkolüydü, sigarasıydı, vesairesiydi derken bir nevi hooop kenarda köşede sıkışıp kalıyoruz. İnsanın benim etim ne budum ne diyesi geliyor. İşte vaziyet böyle olunca kenarda köşede kalmış saçma sapan konuları konuşurken buluyorum kendimi. Yok yok siyaset konuşmayacağım, yok, yasakları da konuşmayacağım... O zaman ne konuşsam ne konuşsam derken geçen gün arkadaşlarla oturmuş -kafalarımız azcık güzel ama sadece azzzzcık- Alafranga tuvalet mi, alaturka tuvalet mi daha rahat derken buluyoruz kendimizi.

Bu konuda ben alaturkayı savunanlardanım. Halkımızın işeme sıçma konusunda oldukça yaratıcı çözümler bularak, alafranga tuvaletin üstüne tüneyerek sıçmasındansa, hem eski usül hem de kimsenin kıçının değmediği bir model olan alaturkayı daha işlevsel buluyorum. Üstelik işlem bittikten sonrası da rahat. Hayır saatlerce kalmıyorsanız eğer, ayak uyuşma durumu da söz konusu değil. Biz erkekler sürekli ayakta işediğimizden o etrafına sıçrayan çiş! Ayrıca sarhoş falan olduğumuzda kenarıda kalan kusmuklar! Mesela kızlar için de daha rahat! Uzun saçlı sarhoş kızlarımız sarhoş olup kusarken neden ergenler gibi saçını tutmak zorunda kalan bir arkadaşını madur etsin ki! Her yer açıkta işte!

Hatta ben milattan önce olduğu gibi, yan yana herkes sıçabilsin diyenlerdenim. Şimdi tuvalete giriyorsun, yok yellenirken ses duyulmasın yok bilmem ne olmasın diyerek suyu falan açma geyikleri. İyi de tuvalete giriyorsun, solaryuma değil arkadaşım. Orada yapılacak eylemler belli, neden kasıyorsun ki kendini. Eskiden ne güzelmiş yan yana oyuklar elin aristokratları oturup sıçarken felsefe yaparlarmış. Hem atasözümüz de dememiş mi, Türk'ün aklı ya sıçarken ya kaçarken diye... İşte, adamlar durumun farkında, onca felsefi akım hep sıçarken çıktı bence. İdealar dünyası gibi bir olgu gayette helada gelmiş olabilir Platon Ağabeyimizin aklına. Aksini iddia edebilecek olan varsa hodri meydan!


 Muhabbet de nereden nereye geldi daha fazla yazının içine sıçmadan ben konuyu bi toparlayım en iyisi. En eski sıçma yöntemleri en sağlıklı, en güzel, en rahat olanıdır. Elin sonradan sokma saçma sapan tuvalet adaplarını bırakalım, rahat sıçalım gitsin... XoXo....

Konuşmalar 2

+Peki ya yalnız ölmekten korkmuyor musun?

-Sen yanımdayken yalnız değil miyim sanıyorsun?

+Biri varsa yanında yalnız değilsindir!

-Tek bedende iki kişi taşımıyorsan, yalnızsındır.

+Biraz daha açar mısın?

-Tek doğar, tek ölürsün. Yanında herhangi kimsenin olması bir şeyi değiştirmez. Yanındaki seni asla sen gibi anlayamaz, bilemez. Doğumdan ölüme yan yana olsan dahi bireydir insan, birdir, tektir, tekildir. Biz dediğin zaman iki ayrı teklikten bahsediyorsundur. Asla ama asla bitmez yalnızlık. Çok kişilikli bir ruh hastası dahi tektir, yalnızdır. Kişiliklerinin birbirinden haberi yoktur.

+Ancak bu çok kötü bir şey.

-İyiliğin olmadığını da anlatabilirdim ancak senin hayal kırıklığıyla yaşamanı istemiyorum.

+Yani bana iyilik ediyorsun?

-Sadece kötülük etmiyorum.

+Bu da bir iyiliktir.

-Hayır, bu yokluktur. Sana kötülük etseydim var olan bir kavram olacaktı. Ancak şimdi sadece yokluk var.

+Zor değil mi böyle yaşamak?

-Zor.

+Peki neden kabul etmiyorsun diğer insanlar gibi?

-Ben de yalana inanmak isterdim ancak doğruyu bir kere gördüğü zaman insan, yeni yalanlar doğuramıyor, sadece yalan doğurma sancısı çekiyor.

+Eskileri düşün, sen de diğerleri gibi, şimdiye kadar inanmış tüm insanlık gibi... Cenneti düşün mesela, tinsel alana yoğunlaş.

-Bu dünyada yaşam var mı ki diğer dünyayı düşüneyim. Ten aşılabilir mi ki; tin'e kafes aşılmadan ulaşılabilir mi ki?

+Yapanlar var.

-Yaptıklarını sananlar var. Ancak ruh denen kavram-eğer varsa- ancak kafesinden çıktığı zaman dağılır, katre olarak kalmaz, parçası olur evrenin. Tıpkı balon gibi insanoğlu. Ancak patlayınca içindeki çıkar ortaya, karışır etrafa...

+Konuşmaya devam etmeyeceğim. Mazeret uydurmadan gidiyorum. 

- Peki.

                                                                                     22.04.2012 /Kars-Koğuş

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Karanlık Çöktüğünde



Parmak uçlarına karanlık çökerdi bazen,
Duyarsızlaşırdı bu dünyaya. 
Sevişmeyi unuturdu benimle.
Bırakıp gidişlerinden ziyade, 
Geri dönüşleri öldürürdü beni.
Sadece nakaratı hatırlanan şarkılar gibiydi,
Giriş yok, sonuç yok...
Sadece en tutkulu anlar var, sonrası yok.

Parmak uçlarına karanlık çökerdi bazen,
Güneşim diyemez, susardım. 
Özlediğimi bilmezdi içindeyken.

29 Mayıs 2012 Salı

Konuşmalar 1

+Aşkla seks arasındaki bağıntı nedir?

-Aşk, seksi kapsar. Gönüle tabu işlemez. Tıpkı zihne zincir vurulamayacağı gibi. Kalp herkesi sevebilir; Kadın, erkek diye ayrım yapmaz. Herkes, herkese aşık olabilir. Ancak cinsellik herkesle yaşanamaz. Toplumun getirdiği ön yargılar bebeklikten itibaren beyne ilmik ilmik işlenir. Bu yüzden gönlün seçmek istediğini, toplum seçtirmez.


+Aşksız seks olmaz mı peki? 

-Mastürbasyon kadar sunî bir şey olsa da olur elbet.


+Peki ya tabuları yıkanlar? 

-İşte o zaman aşk ve seks eşit olur ancak bu söylediğin mikronlarla ölçülecek kadar düşük bir ihtimal.


+Temelde aşk ve seks aynı yani?

- Biri soyut birleşme, diğeri somut. Zaten somut olan toplum tarafından görülebildiği için tabulaşıyor ya. Soyut ancak somut bir imaja büründüğünde can buluyor. Tıpkı insan gibi, ruh denen şeyi -eğer varsa- göremiyor ve bilemiyoruz fakat canlı bir beden gördüğümüzde, onun bir ruha sahip olduğunu söylüyoruz. Gözle gördüğümüze inanma meylimiz ve zaafımız var.


+Soyut (aşk) olmadan somut birleşme (seks) sunî kalmaktan ibarettir diyorsun yani. 

-Ölü beden gibidir...

12 Mart 2012 Pazartesi

Gıcırtı


Gıcırdıyor arkadaşım!
Ne yaparsan yap, gıcırdıyor.
Yalnız başına,
Sen de dönsen milyarlarca yıl
Maşuğunun etrafında,
Sen de gıcırdarsın dünya gibi... 

29 Ocak 2012 Pazar

Bir gün gelir, bir gün kalır...


Bir gün gelir, bir gün kalır;
Ve sen bakarsın güneşe son defa.
Yollarda yürürsün, aklın başında olmadan.
Özlediklerini özlemeye devam edersin son gününde...

Bir gün gelir, bir gün kalır;
Ve duymadığın o kadar çok kelime vardır ki,
Seslerin sessizliğini yine anlayamazsın, yine bilemez...
Kelimelerin gücünün bir yere kadar yettiğinin farkına varamazsın.

Bir gün gelir, bir gün kalır;
Karanlık çökmeden ölüm gelir koynuna.
Pişmanlıkların için, pişmanlık duyarsın;
Sen dünü yaşarken bugün toprakla barışırsın,
Geriye kalanlara hala küsken...