Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

24 Ekim 2011 Pazartesi

Kellik başa bela!

FLOW
Saçlarım oldum olası bir sorun olmuştur hayatım boyunca! Eskiden aşırı gür olmasından şimdi de prekel (kel olacakmış gibi duran bir yarı kel kafa! ) olmamdan kaynaklı sorunlar bunlar. Yakın arkadaşlarımın hemen hepsi bilir ki ben ağır bir berber fetişistiyim. O koltukta oturduğum zaman hiçbir telefon cevaplanmaz, tek kelime konuşulamaz, hele de berber hafiften dayıyorsa, ben ki o sürekli konuşan herif kekeme olup çıkarım... Bu yüzden eski sevgililerimden bazılarının berbere gitmemi yasaklamışlığı vardır. Benim de boşalamadığım bir  çok kez berber düşünmüşlüğüm vardır. Çocukken bile babamdan zorla para isteyip berbere giderdim o derece abuk bir şey! Sebebini hala çözebilmiş değilim. Bilinç altıma sokayım!

Ne yazık ki bir zamanlar ara makas atmadan kesemedikleri gür saçlarım artık yok! Gitti gidiyor ve hızla bu dökülme durdurulamaz şekilde ilerliyor. Şu an ki halimi üniversite üçüncü sınıfta aldım diyebilirim aslında, antidepresanları bi bıraktım, fışk diye saçlarımın yarısı dökülüverdi. Bir sürü saçkıran çıktı geçti, çıktı geçti... Saçkıran denen olay da garip böyle tavuk götü gibi açılıveriyor kafanızın bir kısmı yaklaşık para büyüklüğünde sıkıntınız neyse o geçene kadar da geçmiyor. Yurdum insanı berber önerip, sarımsak sürmek, kafama jilet attırmak gibi parlak fikirlerle gelip duruyor. Bir de "Benim amcamın oğluna da aynı şeyler olmuştu o sarımsakla geçirdi!" tribi beni benden alıyor. Şimdi de kafamın arkasında ufak bir saçkıran var. Merak edenlere, "oraya ne oldu?" diye soranlara sesleniyorum! Evde Matrixçilik oynuyorum ben! Kafama sokup sokup çıkartıyorum!

En fitil olduğum mevzu da, benim kellikle herhangi bir sorunum yokken, ben haricinde herkesin bu konuya acayip şekilde takmış olması, annemin krep yaparken "uç uç kel oğlan annen sana bioxcin alacak" şeklinde şarkı söylemesi mi dersin, teyzemin "kel oğlum, keleş oğlum; Sinirlendiğinde de AKP ampulü oğlum" diye sevmesi mi dersin, laf sokmak isteyenlerin çok orijinal bir yerden vuruduğunu sanıp "keltoş" diye bağırması mı dersin...Ha bir de vizontele espirisi var ki beni benden alıyor! "bi şampuan çıkmış kıçına sürüyormuşsun ordakileri döküp kafanda çıkartıyormuş kıvırcık mıvırcık idare edersin artık!" Ulan puşt ne biliyorsun benim kıçımdaki kılın kıvırcık olduğunu ya da kıçımda kıl olup olmadığını! Orijinal ol be, laf sokacaksan bile adam akıllı bi şey söyle, annem ve teyzem bile sizlerden daha yaratıcı! Bir de "ektirirsin geçer"ciler var. Verin parasını sırf sizin için ektiricem! Benim kellikle bir sorunum yok! Toplum baskısı kurbanı oluyorum! Yirmi beş yaşında adamın saçları dökülür müymüş, babamda benden çok saç varmış, bilmem neymiş...

Annem ve teyzemi ayrı tutuyorum ancak demedi demeyin, bundan sonra kelliğimle ilgili tek laf söyleyene kafam girsin! Kızdım artık!


17 Ekim 2011 Pazartesi

Yasaklar, zamlar ve elden giden özgürlükler...

Günümüz hükümeti sigara ve alkol için yaptıkları baskıların gençlere  faydalı olduğunu düşünseler de yanılıyorlar. Bunca yasaklar, engellemeler, hiçbir yerde içemezsinizler... Farkındayım, zihniyetiniz yasaklara göre işliyor fakat yasaklar sadece insanları daha sapkın yollara savurmaktan öte hiçbir şey yapmıyor.  Yapılan zamlar da aynı şekilde...

Önce yasakları ele alalım. Her yasak kendi isyancısını doğurur. Siz Beyoğlu'nda oturmayın dersiniz insanlar ayakta içerler, siz sigara içmek yasak dersiniz bundan tek kazanan zabıtalar olur, en baba rüşveti onlar yer...
Alkol kullanan insanlara canavar gözüyle bakarsınız, nasıl bir cehennemin zebanisi olduğunuzun farkına bile varmazsınız...

Siz sanıyor musunuz ki zam yaptığınızda gençler alkol tüketmeyecek? İstatistikleriniz sizlere bunun doğru olduğunu söyleyebilir, ben de bunu onaylayabilirim. Hatta diyebilirim ki, daha ucuz sarhoş olmak, kafayı bulmak varken neden alkolle uğraşsınlar ki? Gençleri uyuşturucuya itmekten başka nedir ki bu yapılan zam ve yasaklamalar? Gerçekten de uyuşturucu bulmanın çok zor bir şey olduğunu mu sanıyorsunuz? Sanırım biz aynı dünyada yaşamıyoruz...

Peki ya sigara... Onun yerine yurtdışından kaçak yollarla gelen tütünler var. Şimdilerde bütün gençlerin kullandığı, daha sağlıksız ancak ucuz ve nikotin ihtiyacını karşılayan bir şey. Ve siz sanıyor musunuz ki yasaklarınız harfiyen uygulanıyor? Güldürmeyiniz bizi lütfen... Dogmalarınız sizin, düşünme ve özgür yaşama hakkımız bizim olsun. Bu bizlere yeter.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Sıkılhan...

Sizler bu yazıyı okurken belki sıkılacaksınız ve büyük ihtimalle ben de yazarken sıkılacağım ancak yazsan olmuyor yazmasan olmaz durumu mevcut. Yazmazsam daha beter sıkılacağım. Yapacak hiçbir şey yok. Askerlik yapmadığımdan dolayı iş yok. Bomboş oturmaktan öte başka bir şey de yok...

Sıkılıyorum uzun lafın kısası. Aslında beni sıkan bu gündelik telaşelerden ziyade, Türkiye'de, geleceği belli olmayan bir durumda kalmış olmak. Bir gün aşık olmak yasaklanacak, öteki gün sevmek parayla olacak, ona da zam üstüne zam yapacaklar... İşte o gün geldiğinde hepiniz boku yiyeceksiniz. Ben biraz daha şanslıyım. Duygularımı aldırdığımdan beri kimseye karşı hiçbir heyecan falan hissetmiyorum. Hiçbir şey beni heyecanlandırmıyor, hiçbir seks, hiçbir beden... Aşık olmak bir yana, sevemiyorum bile. Hani insan birinin yanında kendini güvende hisseder ya, o durum da yok artık bende. Sürekli bir diken üstünde oturma hali. Ancak azimle deniyorum, azimle yeni birileriyle tanışıyorum oturuyorum, aynı tanışma cümlelerini kuruyorum, hayatıma dair belli başlı bahsetmem gerektiği kadarını bahsediyorum. Ardından olursa gidip seks yapıyoruz, daha sonra onlar üç beş kere daha arıyorlar fakat telefonlarına cevap bulamadıkça arama oranları da düşüyor ve yok olup gidiyorlar. Belli bir süre sonra kimseyle görüşmeye falan da gitmeyeceğim anladığım üzere, psikolojide buna "öğrenilmiş çaresizlik" diyorlar... Komik  değil mi?

Hissetmemekten sıkılıyorum belki de, hissedememekten. "Yıllarca ne oldu da ben böyle hissizleştim?" diye sorduğumda kendime, cevap bile bulamıyorum. Hani desem ki, eski aşklarım beni çok yıprattı, örseledi dağıttı falan... Tamam kabul edilebilir bir durum fakat onlara dair de herhangi bir şey hissetmiyorum ki! Hani onların acısı falan olsa kenarda köşede diyeceğim ki en azından bi aşk acım var o yüzden olmuyor.... yok anam bacım bomboş...

Sakinliğim de korkutuyor beni. Uyandıktan sonra "bugün sıkılmamak için ne yapsam?" diyorum ve uyuyana kadar bu soruya cevap ararken sıkılmış bir halde buluyorum kendimi. Kendimden sıkılıyorum billahi, eskiden gülerdim falan, eğleniyor numarası yapardım. O mutluluk oyunundan falan da sıkıldım. Etrafımda trajik hikayeler yaşamışçasına aşklarını anlatan insanlardan da sıkıldım, sürekli şikayet edenlerden de sıkıldım, sürekli sıkıldım demekten daha çok sıkıldım....
Sıkılhan olsaydım daha az sıkılırdım...

Ölmek yaşamaktan daha mı heyecanlı ki? pıfff ölmek de sıkıcı...



12 Ekim 2011 Çarşamba

Unutmak Üzerine

"Ayrılık da sevdaya dahil" dediğinde Atilla, belki de çekinmişti "Unutmak da sevdaya dahil" demeye. Unutmak, ayrılık kadar acı barındırmaz çünkü içinde. Daha doğrusu barındırdığı hüznü sezmek zordur, unuttuğumuz için.
Bir zamanlar savrulduğum, hayatımı darmadağın eden insanları ancak ve ancak yeniden topladığım hayatımda yer alacak insanlara ön yargı zırhı geliştirirken kullanıyorum. Ön yargı denen olayın insanlığın en büyük zaaflarından biri olduğunu bildiğim halde kurtulamıyorum. Bir çoğumuz inkar etse de sigara bağımlılığı gibidir ön yargılar.

İnsan süzgeci unuttuklarımızla örülüp, unuttuklarımızla delik deşik olur hep. Onlar belirler kimin elekten geçeceğini, kimin atılacağını. Şu an içinde dönüp arkanıza bakın; gün içerisinde, hafta içerisinde, aylar, yıllar içerisinde hayat denen kargaşada savrulurken kaç kişi vardır hayatımıza dokunmuş(tokat atmış, sadece durup bakmış, içine sıçmış) olan? Şimdi hatırladınız belki, isimleri yoktu belki, sadece görüntü şeklindeydi hatta... İşte o insan, o dönem içerisinde, hayatın cetvelinde kaçıncı milimetrede hayatımızdaki değerini yitirdi? Aniden mi oldu bütün bu olanlar, yoksa bir dalganın yavaş yavaş götürmesi gibi miydi?

Unutmayalım ki şu an sevdiklerimizin bir kısmını da unutacağız, çok azını bir sonraki devinimimizde yanımızda taşıyacağız ve yeni insanları unutmak için seveceğiz...

Senin gibi


Senin gibi bakmadı gözleri,
Senin gibi tutmadı ellerimi,
Senin gibi dokunmadı bana,
Senin gibi sarılmadı,
Senin gibi güzel de gülmedi...
Bunların hepsini belki senden çok daha iyi yapabilirdi;
Zira ben,
Sevemedim onu, seni sevdiğim gibi.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Hepsi o...

İçim içime sığmıyor terimi aslında mutluluk için kullanılır, bilirim. Ancak benim içimin içine sığmaması genelde ruhumun bana fazla gelmesinden kaynaklanır. İnsanların içleri içine sığmadığında ruhları dışarı fışkırır bunu da bilirim. Bende durum biraz daha farklı ilerliyor, benim ruhum ayaklarımdan yere dökülüyor. Çok nadir olur bu bana. İçimin içime sığmadığı durum... İçerim içerim, arkadaşlarımla birlikteyimdir eğlenirim, gülerim sızarım, geçer. Ancak bazen öyle bir an gelir ki, kendimi öldürmek için içerim. İşte o anlarda yazı yazdığımda içim içime sığmıyor demektir, ruhum ayaklarımdan aşağıya akıyor demektir...

Herkesin bir ilk aşk klişesi vardır, onu da bilirim. İlk aşk ömür boyu hatırlanır mı onu kestiremiyorum sadece. Üstünden yıllar, yıllar geçse de ben hala içip hüzünlendiğimde onu hatırlıyorum. O bu yazdıklarımı görse, egolarını tatmin edip başkalarına gösterip, bakın işte bana bu kadar aşık bir herif var diyecektir- ki yapmışlığı da vardır çokça kere...- Yazdıklarımla dalga geçecektir, hislerimi umursamayacaktır, belki de yazdıklarımı görse ilk aşkını hatırlayacaktır... Ancak bilemeyecektir ki onu kimse ben gbi sevmeyecek, kimse ben gibi putlaştırmayacak, kimsenin yıllar sonra ağlama sebebi olmayacak vesaire...

Güneş doğarken, benim kafam yüksek, ruhum alçakken eski dünyayı hatırlamışken... Ben güneşten nefret ettiğim için gece uyanık kalırken, ona zamanında güneşim dediğimden, her güneş doğması onu hatırlattığıından... Bir sürü zırva dolaşırken aklımda büyürken öğrendiğim en önemli şey şuydu, birini seversin, gerisini ona benzetmeye çalışırsın. Birini seversin, diğerleri gelip gider... Birini seversin, diğerleri sadece sende onu yaşatır... birini seversin, hepsi o olur, hepsi o...

28 Ağustos 2011 Pazar

türkü

Bir türkü içimi yaralayan,
Türkü bahane, türlü türlü acılarla yara şeklinde gezen insan...
Her insan en büyük acıyı çekerdi, bu bir klişeydi,
bir türküydü bütün bunları hatırlatan...
Aşk hakkında yazardı onlar, sevda hakkında...
Aşk acısı neydi ki yara şeklinde gezen insanın yanında...
Açık yara gibiydi insan.
Yarayken tuz serperdi diğer yaralara...
Yaralandıkça daha çok yaralardı...
Bir türküydü bunları bana hatırlatan...
Türkü belki saçmaydı, 
İnsanlar belki saçmaydı,
Yaralar gerçekti...

Sen.

Hayatımın yarısını uykuda geçirdim,
uyanık olduğum zamanların yarısını sarhoş,
Sarhoşluğumun hemen hepsini sen,
Seni aşk,
Aşkı sen...

Hayatımın çoğunda gülümsedim,
Gülümserken ağlıyordum,
Ağlarken düşündüğüm tek şey sen,
Ağlamak sen,
Sen ağlamak...

Hayatımın çoğunda fedakardım kendimi unutacak kadar,
Kendime geldiğim her dakikada Kalbimdeydin,
Kalbimin tek atma sebebiydin sen,
Kalbim sen,
Sen kalbim...

Hayatımın çoğunu eski günleri özleyerek geçirdim.
Geçmiş benim için önemliydi,
Seni geçmişte yaşadım çünkü ben,
Geçmiş sen,
Sen geçmiş...

Hayatımın çoğunu sana aşık olarak geçirdim.
Aşk bedene bürünmüştü sessizce,
Sessizlikte ruhum çığlık atardı hep SEN...
Aşk sen,
Ağlamak sen,
Kalp sen,
Geçmiş sen,
Ve korkarım hep sen...

Şiir parçası...

Çok fazlaydı, 
O ateşi hatırlıyorum. 
Çok fazla, çok büyük ve ufaktan başlayarak değil,
Aniden düşüvermişti içime.
Küçük anların toplamındaydı,
Sevişmeye gerek yoktu...
İşte o ateşi söndürmek için çok uğraştım.
Işıksız kaldım...
Aşksız kaldım...
Sana dönsem, sen olmayacaksın...

21 Ağustos 2011 Pazar

Ayıp aşk


bırakmak istediğimde seni, aşk yapıştı yakama....
bırakmak istediğimde seni, aşk "dur!" dedi "ne yapıyorsun?"
Aşk önyargılarını konuşturdu, ben dinledim.
kafam güzelken yazdığım her sözü yolladım sana. 
Yapmamalıydım biliyorum.
Aşk ayıptı bana... 
Seni seviğimi söylememeliydim biliyorum
Bırakmaklıydım. 
aşk işte tuttu beni sus dedi.
sustum çok şey söyleyerek...
arkadan çalarken müzik, sarhoşken ben...
Aşk girdi kanıma.
Aşk arttık ayıp değildi, bir çok ayıp olmaması gereken şey gibi...

9 Ağustos 2011 Salı

Hikayeden bir parça...



Ağladı dualar, ağladı sessizlik, ağladı sensizlik... Ağlarını ördüğünde kader -ki kaderin bir örümcek kadar başarılı olduğunu kimse iddia edemez- Sessizlik dolaşıyordu gökyüzünde... Bulutlar toplandı her yerde. Sanki gökyüzü, yer yüzüyle savaşıyordu. Bütün suyu kendinde saklıyordu gökyüzü.  Ağlasa barışacaklardı belki de... Olan arada kalanlara oldu. Bütün duyguları karıştı insanların, hayvanların, bitkilerin ve gözle görülmeyen bütün canlıların, Bütün arada kalmışların... Kendine çekti gökyüzü hepsini. Bir ağlasa, rahatlayacaktı, güneş tekrar yüzünü gösterecekti...
Kıskançlık zamanı geldiği zaman güneşi saklamak istedi bulutlarıyla... Güneş fazla aşık olmuştu yer yüzüne. Arada kalan gökyüzünü görmeden, bilmeden, görmezden gelerek. Katman katman geçmişti kavurmak için yeryüzünü... Herkes kutluyordu başlarda, ekinler çiçeklenmiş, insanlar mutlanmış, doğa ana analığı kadar kadınlığını hatırlamıştı. Gök yüzünü geçmişti katman katman haleler, kimse gökyüzünün farkında değildi. Herkes güneşe bakmaya çalışmıştı o günlerde. 
Çok kızdı buna, şimşekler yağdırıyordu kendi içinde. İnliyordu kocaman harflerle. İN-Lİ-YOR-DU... Nefes alamıyor, nefes aldırmıyordu. Çığlıklar atıyordu, dolmuştu, taşamıyordu. İçinde sakladı yeryüzündeki tüm suları. Bütün denizler çekildi, göller kurudu, barajlar boşaldı, çölde bir damla su vardıysa onu bile çekip aldı. 
Önce bitkiler isyan ettiler bu olana bitene. Kupkuru toprakta kalakalmışlardı. Havadaki nemi ememiyorlardı, kökleri boştu... Sonra hayvanlar isyan etmeye başladılar, her yere savruldular, çığlık çığlığa ortalığı birbirine kattılar... Sonra insanlar isyan ettiler. Kasvet yağıyordu, yağmur yağmıyordu... Bütün karanlıkla hepsi birbirine girmeye başladı, bir damla suya muhtaç kaldılar. Vücutlarından su gitmesin diye kendi atıklarını tükettiler... 
Bu böylece uzun günler boyunca devam etti. Gökyüzü bağırıyor, kızıyor, öfkeleniyor, rüzgarlar estiriyor, bulutları oradan oraya savuruyor, bir türlü içini dökemiyordu... İşte o anda bir adam, yalnızca bir adam gökyüzünün o haline aşık olmuştu. Sessizce yattı sararan çimlerde, izledi onu. Sonra kalktı ayağa ve seslendi, "Çok güzelsin" dedi, "hırçınsın, Ben sana böyle aşık oldum, öldüreceksen böyle kal sana aşkımdan öleyim..." 
O iniltiler arasında işitebildi gökyüzü... Seviliyordu, onun uğruna ölebilecek biri vardı. Bu kendi İkaros'u olabilirdi. Bir bulut indi aşağıya, "Seni yanıma alsam, benimle gelir misin?" dedi. Adam seve seve kabul etti. İşte o anda tutamadı kendini gökyüzü, bütün biriktirdiklerini dökülüverdi... Bu olurken bir yıldırım düştü adamın üstüne; Adam öldü, gökyüzüne karıştı... 
İnsanoğlu bu aşkı felaket diye andı, çok çabuk unuttu, onlar kavuşmuştu, gökten elma falan düşmedi...


6 Ağustos 2011 Cumartesi

Önsöz

(yazmaya başladığım hikayeye bir önsöz yazmak istedi canım ve yazdım. Şimdilik sadece önsöz var. Devamı ne kadar gelir ben de bilmiyorum. umarım beğenirsiniz. )


Önsöz


Birçok çocuğun aksine yarı şizofrenik bir çocukluğum olmadı. mesela bir hayali kahramanım yoktu. Onun yerine çoğunuzun hayal gücünün algılayamayacağı kadar geniş bir hayal gücüm vardı. İlk ve orta okul boyunca -ki bunlar daha sonradan birleştirilip ilköğretim oldu.- öğretmenlerimin hayal gücümü bastırmasına inatlaşmakla geçti. Ta ki o olaya kadar, o olay sonrasında kendimi kapatıp bir şekilde paylaşmadım kimseyle hayal gücümü. O olaydan sizlere bahsetmeyeceğim çünkü bana acımanızı vah vah, tüh tüh gibisinden laflar etmenizi istemiyorum. Çocukken benim hayal dünyamda yazdığım hikayelerin kahramanları olan köpeklerin soyisimleri vardı. Köpekler basit bir havlama yerine bir opera sanatçısı gibi şarkı söyleyebilirlerdi. Kendi dillerinde elbette. Biz insanlar bunları anlamazdık. Ya da ağaçların yaprakları sadece yeşil değildi rengarenkti fakat bu renkleri görebilmek için toprağı kazmanız gerekirdi çünkü ağaçların dalları aşağıya doğru büyürdü. Siz yukarı kısımda kalan ve elbette ki değişik renklerde olan kökleri dal sanıp şaşırırdınız. Böylece hiçbir ağacı meyve vermiyor sanıp taşlamanız da gerekmezdi. Sadece onların özüne inmeyi bilenler onların meyvelerini kullanabilirdi. Ve gayet tabii yağmur da su şeklinde yağmazdı. Eğer su olsaydı da rengarenk yağardı. Bu renkler binbir çeşitti. Fakat bu yağmur ancak yağmurdan ıslanmak isteyenleri ıslatırdı. Mesela yolda yürüyen bir adam gördüğünüzde, o adamın takım elbisesi hiçbir şekilde ıslanmamış olabilirdi. Adam yağmurun keyfinden ziyade elbisesini düşünüyorduysa o, onun sorunuydu.  Bütün bunların içinde geçtiği bir çok hikaye yazmıştım. "Kompozisyon" dersinde. Sürekli düşük notlar alıyordum. Nedenini merak edip öğretmenimin yanına gittiğimde kağıdımdaki her şeyin üstünün çizilmiş olduğunu görmüştüm. Köpeklerin soyisimleri olmazdı, soprano mırıldanmazlardı, ağaçlar yeşil olmak zorundaydı ve ters büyümezlerdi, yağmur elbette herkesi ıslatacaktı ve rengarenk yağması da neydi öyle! Renkli yağan tek yağmur ancak doğudan gelen ve içinde çamur barındıran bir yağmurdu ve sadece sarı olurdu, o yağdığı zaman da her taraf çamurlu olurdu. "MANTIKSAL HATALAR" demişti öğretmenim. Anlayamamıştım. Mantığı ne ki bu olayın, ben hayal gücümün diliyle yazmayıp, Türkçe yazmıştım. Sırf öğretmenim anlayabilsin diye... Anlayamamıştı. 
Daha sonraları üniversiteyi kazandığımda Kaderin oyunu şeklinde Türkçe Öğretmenliği okudum. İşte o zaman anlamıştım öğretmenlerimin neden kalıplar içerisinde yaşadığını. Çünkü o fakültelerde bizlere de kalıp olmayı ve çocukları belli kalıplarda yetiştirmemizi öğretiyorlardı. 
Şimdi mezun olsam da öğretmen olmayı ve kalıp olmayı tercih edemiyorum. İçim elvermiyor. Bildiklerimi öğretemeyeceğimin farkında olduğumdan dolayı yapamıyorum bunu. 
Çocukluk yıllarımdaki bu ve buna benzer yüzlerce örnek şeklinde; öğretmenlerimin, ailemin, arkadaşlarımın dolu bir valizin ağzını kapatıp kalıplara sığdırmaya çalışmasıyla geçti. Daha önce de söylediğim gibi "o olaydan" sonra ben kendim kapattım o valizi. Pek kimselere anlatmadım. Sustum daha ziyade. Sizler gibi olmaya çalıştım. Sürüden biri olmak için yıllarca antidepresanlar kullandım. Şimdi antidepresanları bırakıyorum ve sizin sürünüzde çoban kaval çaldığında bale yapan kuzular olmadığını görebiliyorum. Bu beni üzüyor, gerçekten üzüyor. Ancak bunu siz fark etmedikçe benim yapabileceğim pek bir şey yok. Aynı zamanda normalliğime dönebilmek için kullandığım o ilaçları bırakınca, hayal gücüm o valizi parçalayıverdi ve içindeki güzel düşler bir konfeti gibi dağılmaya başladı. 
Bu konfetileri düzenleyip, tozlu ve artık rengarenk olmayan düşlerimi yıkayıp delilikle dahilik arasındaki o ince çizgide hafiften kurumaya bırakacağım. Ve işte biraz sonra sizlerin okumaya başlayacağı öykü bu iplere asılı, yıllarca bir valizin içinde insanlara ayak uydurmak uğruna kapalı kalmış hayal gücümün bir örneğidir. Umarım keyif alırsınız...


(Önsözlerin kitap bitiminde yazıldığını da biliyorum! O kalıbı da öğretmişti öğretmenlerim. Onu da yazmıyorum. )

5 Ağustos 2011 Cuma

İnlemek üzerine...

     Dün gece o kadar çok başım ağrıyordu ki, hani derler ya "kafamda filler sikişiyooo yeaaa" diye, hah benimkinde sadece filler yoktu, Nuh'un gemisi gibiydi. İşte bu baş ağrısını atlatmanın en klişe yolunu tekrar ettim ve bu yazıyı yazmaya karar verdim.
     Bendeki baş ağrısı garip bir şeydir. İlaç alırım ama bir türlü geçme, masaj yaptırırım, ovdururum ıı ıh bana mısın demez. İşte o anda başlarım inlemeye. Bildiğin her nefes verişimde IIIIIHHHHHH şeklinde... Sonra bi bakarım her nefes verişimde bir nebze daha azalmaya başlamış. Hastayken de aynısını yaparım. İnlemek iyi gelir açıkçası, sihirli bir şekilde.
     İnlemek dürtüsel olarak bize verilmiş en büyük armağanlardan biri aslına bakılacak olursa. Burada inlemekten kastım, sevgilin seni terk ettiğinde "Berkcaoooöööaaannnnnn neden gittin yeaaaaa!" şeklinde inlemeden bahsetmiyorum. Kaldı ki bu zaten inlemek değil, bildiğin böğürmek.
     İnlemeden orgazm olduğunuz oldu mu hiç? Hafif hafif, sakin sakin insanın ruhuna işleyen inlemeler... Sanki Orgazmı tamamlayan bir parça. Eksik kalır o olmazsa.
     Ya da uzun zamandır yemediğiniz çikolata! Mis gibi bir yemek! Hele hele öğrenci evinden dönmüşseniz annenizin yaptığı bir yemek. Ağzınızda hafif hafif dağılır veee işte inleme!
     Bence bu inleme işini Japonlar keşfedeli binlerce yıl oluyor, bağdaş kurdun, konsantre oldun veeee işte inleme!
      İnlemeden olmuyor arkadaşım. Ama tadında yapın, sevin inlemeyi, öpün, koklayın. Tamam lan abarttım biliyorum. Ama baş ağrımı geçiren mucizevi inlemeye armağan ediyorum bu yazıyı. İyi ki inleyebiliyoruz...


1 Ağustos 2011 Pazartesi

Aşık ve O...

İnsanlar...

İşte o zor yaratık -ki yaratıldığı günden bugüne günahkar olan- sevgi konusunda binlerce yıldır konuşuyordu. Susmuyordu bir türlü. Yüz binlerce cümle içerisinde aşk, sevgi, sevda sözcüğü olan... Allah aşkı, yaren aşkı, doğa aşkı... Ne çok aşk var bu dünyada diye sevinmişti. Gözleri dolmuştu hatta ilk gördüğünde insanlık geçmişini. Bu kadar çok sevgi nasıl sığardı kalplere anlayamıyordu. Dimağında onlarca soru vardı. Bir gün aşıklardan biriyle sohbete oturdu. 

O: Bu evren ne kadar çok sevgiyle dolu böyle, ne kadar güzel...

Aşık: (hafiften gülümser.) İnsan sevgiden çok nefretle doludur. Her sevgi bir gün nefrete döner. 

O: Fakat her aşık güzel bahsediyor sevdiğinden.

Aşık: Güzeldir elbet, seviyorsan güzeldir.

O: Tamam işte ben de bundan bahsediyorum.

Aşık: Anlamadığın nokta şudur ki, kimse kendini seveni sevmez, herkesin başka bir aşığı vardır.

O: Kafam karıştı.

Aşık: Ben birine aşığım, o başkasına, onun sevdiği başkasına...

O: Bu zincir bir yerde kırılmaz mı hiç?

Aşık: Kırılır elbet. Karşılıklı sevdalar da vardır. Ancak herkes öldürür sevdiğini demiş yazar...

O: Seviyorsa neden öldürür ki insan birbirini?

Aşık: Alışkın değiliz çünkü insan olarak paylaşmaya. Mayamızda yok bu.

O: İnsan sevdiğini hapseder mi ki?

Aşık: İnsan severse hapseder. Çembere alır sevdiğini. İşte o zaman yok olur yavaş yavaş, ateş içindeki akrep misali...

O: Peki neden aşklar nefrete dönüşür?

Aşık: Bembeyazdır aşk, tülden rüya gibi bir bulut. En ufak bir karaltı yavaş yavaş ilmek ilmek işler o beyaza. Anlamazsın başta. Sonra bir bakmışsın her yer kapkaranlık oluvermiş. Beyaz bir gülü haftalarca siyah mürekkepte bekletmiş gibi...

O: Anladım galiba, peki Allah aşkı? O da mı saf değil?

Aşık: En tehlikelisidir aşkların arasında, hangisi gerçek bilemezsin çünkü.

O: Allah bilir fakat değil mi?

Aşık: Bilmem...

O: Peki neden insanlar bu kadar çok aşktan bahsediyor, madem ki durum bu kadar vahim?

Aşık: Aşk dilde sakız, kalpte yara, gözde yaş, ruhta dolaştır...

O: Çoğu boş laf yani...

Aşık: Elbette boş laf, hangi aşk anlatılabilir ki? 

O: Kelimeler yetmiyor mu?

Aşık: İnsan yetemezken kelime nasıl yetsin ki?

Sonra anladı, yazılanların, söylenenlerin aslında boş olduğunu. Bütün aşk kelimelerinin siyah bir lekeden ibaret olduğunu. Vazgeçti, gitti... 

Eğer ağlarsam...

Bir gün ağladığımı gören olursa eğer, lütfen yanıma gelmeyin.
Siz ki beni sevdiğini söyleyen insancıklar.
Ben ağlayana kadar neredeydiniz?

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Cinsellik dediğin nedir ki!

"Biz büyür, dünya değişirken;
Birbirimizi düşünüp, başkalarıyla sevişirken..."

Bir kaç gündür bu şarkı yankılanıyor kulaklarımda. Sonra kendime acırken buluyorum kendimi. O kadar çok kişiyle ilişkiye girdim ki, o kadar extrem olaylar yaşadım ki artık hiçbir seks bana zevk vermez oldu. Bu yüzdendir sanırım son üç ayrıdır cinselliğimi kaybettim. Sevişeceğim sırada, bir şekilde sıkılıyorum, bir şekilde sadece sarılıp uyumak istiyorum. Başkasını düşünmüyorum o sırada çünkü düşünecek kimsem yok. Eski aşklarıma bir çok insan kadar sadığım elbette fakat bir şekilde başka bedenlerde onları düşünerek kirletmek istemiyorum o anıları. 

Kendime acıma sebebime gelince, ülkemizde hala hiç kız eli tutmamış erkekler var. O erkekleri bir kızın elini tutmak bile mutlu edebiliyor. Hiç ilişkiye girmemiş yirmilerini aşmış binlerce genç var. Cinselliği o kadar büyük bir şey sanarak, kafalarında metalaştırarak yaşıyorlar. Ben bunların hiçbirinden zevk almıyorum. Dedim ya en extremi bile aynı bokun larciverti... 

Kıskanıyor muyum ne? Hayatta cinselliğe dair yaşayacak şeyleri hızlı tüketmiş olmam benim hatam mıydı diye düşünürüm sık sık. Yıllarca kendime koyduğum başka bir ismi varmış. Geçen sene öğrenmiştim Acting Out dendiğini. Sağolsun Psikiyatristim benim orospuluk dediğim olaya bilimsel bir isim buluvermişti. 

Biraz daha durulayım bakayım. Bakarsın ummadık yerden bir güzellik çıkagelir...

28 Temmuz 2011 Perşembe

Hayatımda okuduğum en sinir bozucu romandı; İSKENDER...

Elif, Sen ne yaptın öyle?

İki gün önce İskender romanına başladım. Garip bir alışkanlığım vardır, bir romanı nerede başladıysam orada bitirmek isterim. Bu günler sonra da olabilir. Elif'in romanını aldıktan sonra bir parkta oturdum ve okumaya başladım. Bazen ellerim titredi, bazen Fırat'ın yakınlarında bir köyde, bazen Londra'da bazen Abu Dabi'deydim...

Normalde ağlak bir herif olmadığım halde, Cemile'ye, Pembe'ye oturup ağladım. İskander'in Ruh halini hissettim. Roksana'ya üzüldüm, Adem benim için bambaşkaydı. Kişiler üzerinde dolaştım durdum. Bu yazıyı yazmamdaki en önemli sebep ise, en iyi reklamın bir dost tavsiyesi olduğuna inanmamdır. Gidip bu romanı alın ve okuyun.

Elif son romanında maneviyat hırkasını biraz aralamış, daha sade bir dille kaleme almış romanını. Elbette içinde ruhani serpintiler olsa da, Aşk gibi, Pinhan gibi, Siyah Süt gibi yoğun hissetmedim dini yönü. Elbette karakterlerin evhamları, batılları vardı fakat hiçbirinin üstünde abartı durmuyordu bu batıllar.

Cemile'de, Elif'in anneannesi yansımış biraz bizlere, Pembe daha Anaç Sütlaç Hanım, Tobiko içindeki isyanı ve yanısıra sistemi düşünmeden yaşadığı çocukluk yıllarını... Bu romanı okurken, Elif'in hayatından izlere de rastlayacağınızı bilmeniz gerekiyor. Edebiyatın mayasında vardır bu, Elif çok güzel sindirmiş bunu son kitabına... Onu iyi tanımayan okurları anlayamaz.


Yüzlercesi kişiliği, karakteri, siyasi görüşü gibi saçma sapan laflar etse de yadsınamaz bir gerçektir ki, Elif İngilizce yazan ve romanımızı dünyaya duyuran, okutan ender yazarlarımızdan bir tanesi. 


Tek eleştirebileceğim nokta, keşke poz verirken İskender olmasaydın be Elif... Hayal gücüme bir tekmeydi o fotoğraf...


Kitap bittiğinde içimden parçalar her bir karaktere ayrı yorumlar yaptı. Sizlere roman hakkında tüyo vermemek için malesef bunları yazamıyorum. Fakat şunu söyleyebilirim Roman bittiğinde "Eee şimdi?" dedim içimden. "Şimdi n'olacak?" Soru bir şekilde içimde saklıydı fakat duymak istemedim. Kitabı başladığım bankta bitirdim ve orada bıraktım. Başkası da okuyabilsin diye içine de ufak bir not yazdım; okuduktan sonra bencillik etmemesini ve paylaşmasını salık veren. 


Daha sonra da gittim kendime bir tane daha aldım ve arşivime ekledim. 


Uzun zamandır beni böyle sarsan güzel bir roman okumamıştım. Hep yaz Elif, kalemine sağlık... 



27 Temmuz 2011 Çarşamba

ANTİDEPRESANLAR, BAŞLAYACAK OLANLARA TAVSİYELER...

Üniversite yıllarımda bir intihar girişimim olmuştu, sonrasında bir hafta kadar hastanede yattım ve çıktığımda psikolojik destek almak zorunda kalmıştım. Bir kere deneyip başaramayınca insanı bir güçsüzlük alıyor gidiyor, bir daha deneyemeyebiliyor. Tamamen iğrenç tesadüfler silsilesi yüzünden kurtulmuştum. Bu olayın arkasından iki yıl boyunca Efexor 150 mg. kullandım. Kıpkırmızı bir reçetem vardı. Mis gibiydi hayat, pek umursamıyordun, yarı uykulu geziyordun falan filan. Sonrasında bırakma evresi  6 ay kadar sürmüştü. yani yaklaşık 2.5 yıl oluyor ama o son buçuğu saymıyorum. 

Bundan bir sene öncesinde her şey yeniden hortlayan kendimi öldürme düşünceleri sonrasında hazır düşünce evresindeyken yakalayalım bari dedim ve psikiyatriste gittim. Mesleğinde son derece başarılı bir kadındı kendisi. Böylelikle bundan tam bir sene öncesinde yeniden antidepresana başladım. İstemeye istemeye... Nasıl bir sürünceme olduğunu biliyorum çünkü. Asena Hanım(psikiyatristim)'a dedim ki, bakın öncesinde cinselliği tam yaşayamaz olmuştum, mal gibi dolaşıyordum ortalarda. İstemiyorum farmakolojik destek, onun yerine siz bana psikolog önerseniz... Psikolog önerse bile ilaca da başlamam gerektiğini yaklaşık yarım saat boyunca anlatınca ve ayrıca vereceği ilacın cinsel yönden bir azalma göstermeyeceğine, aynı zamanda beni yalnızca bir ay zorlayacağına da ikna etti. ben de tamam dedim...

Bu süreç içerisinde deneyimlerimi, yaşadıklarımı antidepresana başlayacak olanlara ya da bırakmak isteyenlere anlatmak istedim ki neyle karşılaşacaklarını bilsinler. 

Başladığım ilacın adı cymbalta 60 mg. Hammaddesi Duloksetin hidroklorür.

İlaca ilk başlayacağım gün gidip eczaneden aldım ve prospektüsünü okumaya başladım (ansiklopedi gibi bir şey...) Orada bulunan yan etkiler, vesaireleri gördükten sonra gözüm korktu ve ertesi gün Asena Hanım'ın yanına tekrar gittim, ölüyor muyum ben yeaaaaa! şeklinde. Kadın alıp prospektüsü yırttı ve kullan canım dedi. Ok dedim ve o gün ilk ilacımı içtim. 

İlk günlerde ilacı içtikçe uyuyorum, başım dönüyor, mal gibiyim... Dünya yansa umurumda değil. Öyle bir mod ki, ondan öncesinde her gün herhangi bir sebebe ağlayan ben, o günden sonra ağlayacak olsam yatıp uyuyorum, gülecek olsam yatıp uyuyorum... İlk bir hafta bu şekilde geçti. 

İkinci hafta biraz kendime gelmeye başladım, ara sıra epiriler falan da yapıyordum. Kahvaltı sırasında aile bireylerinin yanına gidebilmeye başladım (depresyon dönemimde odamdan dışarı çıkmıyordum). Daha sonraları bu başdönmeleri geçti. Uyku hali hafif hafif ortadan kalkmaya başladı... 

Üçüncü haftadan sonra, şimdiye kadar olan dönem içerisinde, Lilly ilaç firmasına, Asena Hanım'a bol bol dua eder şekilde, terapilere de devam ede ede geçti... Antidepresan öyle bir olay ki, ne aşırı mutlu oluyorsun ne de mutsuz bu ilaçları kullanırken. Sanki vücudunuzda bir tane deney tüpü var, o tüpün içi seratonin, endorfin karışımı bi boklar var. İlaçtan önce sevindiğinizde o tüp dolup taşacak gibi olurken, ilaçtan sonra ancak yarısı kadar mutlu oluyorsunuz fakat aynı şey düşüşler için de geçerli. ilaca başlamadan önce o tüp bomboş kalıyorsa eğer, her ne olursa olsun kendinizi o kadar da kötü hissetmiyorsunuz. Rahatsınız yani...

Bu dönemde alkol kullanılması son derece sakıncalı olduğundan pek alkol almıyorsunuz fakat ben aldım. Önceden 10 birayla sarhoş oluyorsanız bu ilaçla birlikte 2 biraya düşüyor skala. Ucuzluyor yani ortam. Fakat bunun yanısıra eğer içkiyi fazla kaçırırsanız, beyniniz bir şekilde kapanıyor. Ne olduğunu hatırlamadığım bir kaç gece oldu ertesi gün nerede uyandığımı dahi bilmiyordum. Beni eskiden beri takip edenler Kahveci Ramazan olayını ve seks orucunu hatırlarlar... 

Efexor kadar mallaştıran bir ilaç değildi cymbalta. Rahatsınız, cinsel yönden de normal bir insan gibi devam ediyorsunuz. Kafanız çalışmaya devam ediyor fakat bi farklı çalışıyor, umursamaz çalışıyor. 

6 ayın sonunda ilacı bırakmam gerektiğine kanaat getirip yavaş yavaş azaltmaya başladık. Önce yarım doza indim 30 mg.'a. İnmez komaz olaydım. Kafamda bir adet saçkıran, nörodermatitler (sebepsiz yere kaşıntılar) bilmem neler... Allah'ım nasıl bir yoksunluk duygusudur o! Asena Hanım'a gittim ve acilen tekrar eski moda geri döndük 60 en iyisi diye... 6 ay kadar daha 60 lık kullanmam gerekiyormuş. 

Bir sonraki 6 aylık dönemde Asena Hanım kayboldu! Bildiğiniz kayboldu kadın, ne facebook da var, ne bürosunda, ne orada ne burada! Yok! Hassiktir! Ne bok yiyeceğim lan ben şimdi diye dolaştım ortalarda. Bari en iyisi ben 6 ay kadar daha kullanayım, ileride azalta azalta bırakırım diyerek geçirdim o dönemi ve geldim şimdiye. 

Kpss'yi atlattıktan sonra, yarım dozu kullanmaya başladım. lanet olsun eksik bir şey var! yapamıyorum! Kafamı toplayamıyorum! Kafam böcek kaynıyor! Düşünceler onlar bunlar! Dedim ki sabretmem lazım, bu ilacı bırakmalıyım. 

Şimdi bir gün 30 mg içiyorum bir gün içmiyorum. İlk günlerde gittim kafamı kazıttım. Evden dışarı adım atmak istemiyorum, evde durunca boğuluyorum, dışarı çıkmaktan korkuyorum, insanlardan nefret ediyorum... Bu sırada ara sıra içiyorum. İçince daha bi insancıl olabiliyorum. Fakat o da bir süre sonra herhangi bir etki yaratmıyor. Çünkü içtiğin zaman mutlu değilsen eğer, yanında eğlenceli insanlar yoksa bu seni hepten depresyona sürükleyebiliyor. Ağlıyorsun falan...

Geçen cuma Engin diye bir arkadaşımın doğum gününe gittim ve 3 gün onun evinde kaldım. Topluma karışmak adına benim için başarılı bir girişimdi fakat içimi kemiren şeyler orada da susmak bilmedi. Aşırı hassaslaşmaya başladım. Baktım ki olacak gibi değil, eve döndüm. Bu arada ilacı bırakma evresinde sağolsun engin ve ev arkadaşları bana çok iyi geldi. 

Eve geldim geleli, odamdan dışarı çıkmıyorum. Dün yarım saatliğine havuza gittim, duramadım geri geldim, bugün dışarıda işlerim vardı çıktım ve havuza gittim ve yine eve geldim. Bu dışarı çıkmaları yapmamın sebebi kendimi eve kapatırsam çok ama çok kötü olacağımı hissetmemden. 

Allah'ım kabuksuz salyangoz gibi dolaşıyorum ortalıkta, haberleri izleyemiyorum! Türk filmlerine çocuğum ölmüş gibi ağlıyorum. Kitap okuyorum, okuduğum kitaptaki kahramanlara ağlıyorum. Bu arada sık sık kendimi öldürmek geçiyor içimden. Nasıl yapsam acaba diyorum. Yol yöntemlere bakıyorum internetten. Birinde beceremedim bari bu sefer becerikli davransam diyorum. Herkesle kavga etme modundayım. İntihar düşünceleri geliyor fakat geldiği zaman uzun sürmüyor. Nefes egzersizleri falan yapıyorum, başka şeylerle ilgilenmeye çalışıyorum gitmiş gibi yapıyorlar. 

Bütün hayat neşem kayboldu desem yeri! Kimseyle ama kimseyle görüşesim gelmiyor. Aylardır seks yapmıyorum, Seks yapasım var fakat olaya girişmeye başlandığı zaman sıkılıyorum. Ha bir de insan içine çıkmamamım sebeplerinden biri de insanlar beni bu halde görsün istemiyorum. Mutsuzken aşırı çekilmez bir herif olup çıkıyorum! Kendime tahammül edemiyorum, başkalarına nasıl tahammül edeyim ki! 

Etrafımdaki insanlar şimdilik olayların vehametinin farkında değiller. Umarım onlar farketmeden bir şekilde atlatırım ve geçer. İlacı bırakmak istiyorum artık. Hayatıma o şekilde devam edemem. 

Şimdi başlayacak olanlara söyleyeceğim tek şey, eğer gerçekten ihtiyacınız yoksa, ciddi bir sorununuz yoksa ilaca başlamayın. Psikologla halletmeye çalışın fakat destek almanız gerekirse başlamanız gerekiyorsa, bırakma aşamasında yalnız kalmamaya bakın. Sakin olmaya çalışın. Çok ama çok zor bir dönem bu dönem... Etrafınızdaki insanları bu konuda uyarın ki bilsinler neden bu ruh halinde olduğunuzu. Arkadaşlarınızla sık sık görüşün, kendinizi ben gibi eve kapatmayın. Hepsinden önemlisi, eğer psikiyatristiniz kaybolmuyorsa, mutlaka onun gözetiminde yapın bu işlemi... 

Bu deneyimden sağ çıktığım taktirde hayatımın güzel olacağını, güzel olmasa bile ortalama olacağını biliyorum. Bundan 2 ay önce ilaç kullanırken öyleydi çünkü. İlaçsız da öyle olabilir. 



25 Temmuz 2011 Pazartesi

AMY WINEHOUSE ve "TESTİ"

     Medeni olmaya o kadar çok zorlanıyorum ki son aylarda. Dünya nasıl bu hale geldi şaşırıyorum. Ben antidepresanlara başlayalı bir yıl oldu. O antidepresanları bırakmaya başlayalı ise bir ay. Bu bir aylık dönemde, antidepresanların hayatıma çektiği koruma perdesi açılmaya başladı. Havanın bu kadar bulutlu olduğunu görmek canımı sıktı. İnsanların hiçbir şeye saygısı kalmamış, herkes bir tahammülsüz, herkes ayrı bir duygusuz... Bense açık yara gibi dolaşıyorum ortalarda. Her yeni gelen şehit haberiyle üzerime tuzlar serpiliyor, her yeni kadın cinayetinde kabuklarım kaldırılıyor, her transeksüel, eşcinsel öldürüldüğünde yeniden kanatılıyorum. İşin daha acı kısmı geride kalanların yaptığı yorumlar. Gördüklerime okuduklarıma inanamıyorum, o kadar şaşırıyorum ki, bu kadar mı insanlıktan çıktık diyorum.
   En son aldığım yirmi yedi yaşındaki dünya tatlısı, sempatik, ve bir o kadar da başarılı bir kızın; Amy Winehouse' un ölüm haberi beni yıktı. Hepsinden öte ölümünün ardından söylenen binlerce çirkin kelime! Dünya basını biraz daha saygılıyken, Türk basını yerden yere vurdu geçti... Nasıl bu kadar ön yargılı olabiliyorsunuz, nasıl bu kadar acımasız eleştirebiliyorsunuz, nasıl insanlığınızdan bu kadar çıkabiliyorsunuz? Son zamanlarda o kadar çirkinleştiniz ki sevgili fosil yazarlar! Benzer yorumları Defne Joy için de yapılmıştınız. Meşhur kalmak için bu kadar mı aciz durumdasınız Allah aşkına! Bu kadar mı düştünüz? Peki hiç mi düşünmüyorsunuz, o kız neden içiyordu? Ya da neden bu haldeydi, neler yaşamıştı? BELKİ DE SADECE SİZİN GİBİLERİN YAŞADIĞI DÜNYAYI GÖRMEMEK İÇİN İÇİYORDU... Diyelim ki Sadece şımarıklıktı ve sadece şımarıklıktan hayatını kaybetti! Bunları söylemek size mi düşüyor? Siz kimsiniz ki? Her ölenin arkasından TESTİLİ bir atasözü yapıştırma haddini size kim veriyor? BİR GENÇ KIZ, BAŞARILI BİR GENÇ KIZ, HAYATINI KAYBETTİ; BİR DAHA YENİ ŞARKILARDA SESİNİ DUYAMAYACAĞIZ!  Sizlerin yaşına, başına, terbiyesizliğinize saygı duymuyorum! Duyamuyorum!

        Siz fosil yazarlar, siz ön yargılarıyla salak saçma sözler eden ününü kaybetmekten korkan salaklar! İleride sizler, paranız, sönmekte olan şöhretiniz için yanınızda olan 20'lik sevgililerinizi tatmin etmek için viagralar yuvarlayıp kalp krizi geçirdiğinizde; Siz bir eğlencede öldüğünüzde; siz bir şekilde bu dünyadan siktir olup gittiğinizde arkanızdan aynı sözleri söyleyecek birileri daha kalacaktır! İşte ben onlara karşı da aynı tavrı takınacağım ve işte dirinizin elde edemediği saygıyı o zaman ölünüz kazanacak!

12 Temmuz 2011 Salı

Bitişler üzerine...

Hiçbir şey yarım kalmaz dostum. Eğer yarım diyorsan sen bitirmemişsindir. Her şey biter en nihayetinde. İnsan doğar, insan ölür; çiçek açar, solar; yağmur bir ömür devam etmez, elbet diner... Çok ağlamıştım zamanında, yarım kaldığına inandığım bir sevda yüzünden. Fark etmemişim, aslında sadece bana yarımmış ve aslında bitmiş. Ölmeye de çalıştığım olmuştu, becerememiştim; yaşamam gerekmiş, henüz günler tükenmemiş. Bu dönen dünya da bir gün duracak; güneş de bir gün sönecek, böyle yarım, böyle yâre, böyle yaralı yanmayacak sonsuza kadar. Bir gün o da fark edecek bittiğini.

Kimseyi tutamazsın elinde sonsuza kadar. Ayrılık bir şekilde bulacaktır seni. Sen istemeyeceksindir çoğu zaman. Ayrılık kelimesi bırakılana acı veren bir kelimedir. Terk eden pek düşünmez geride bıraktığını. Onun için bitmiştir zaten. Yarım kalan sensin, elbet sen de tamamlayacaksın kafanda. Yarım kalmaz hiçbir şey, her şeyin bir sonu vardır mutlaka. Hayallerinde yaşatacaksındır bir süre, seveceksindir bir süre, bitecektir bir süre sonra... Sevişeceksin bir süre tanımadığın bedenlerle, sevmeyeceksin bir süre, sevemeyeceksin. Sevemediğin günlerin de bir sonu olacak elbet. Su yolunu bulacaktır, sen bittiğini hisset yeter ki...

Her bitiş kötü değildir fakat her son yeni bir başlangıç barındırmaz. İnsanların kandırmacasıdır bu. Öyle kandırır ki kendini, ruhunu, beynini, mantığını, mantıksızlığını... Öldükten sonra bile devam etmek ister ve göremez ölümün en büyük bitiş olduğunu. Ölümü kabul edememizin sebebi de yarım kaldığına inanmamızdır aslında. Yarımlarla dolu bir bitişse, o kadar ağırdır ölüm. Seviyorsundur mesela, bitirememişsindir mesela, bitirmeye ömrün yetmemiştir mesela; omuzlarında, sırtında onun yüküyle gidersin. Senin yükünü yaşayanlar alırlar üstlerine. İşte bu yüzden erken ölümler ağırdır kalanlara....

Bitirmek üzerine bu yazıyı neden yazdım diye soracak olursanız, arkadaşımın balkonundaydım. Yalnız başımaydım, yarım kalmışlar geldi aklıma veya bitirebildiklerim. Bitirdiklerime gülümserken, yarım kalanlara göğsüm sıkışıyordu. Dışarıdan bakanlar sadece gülümsediğimi görüyordu... O zaman yazdım, şimdi paylaştım, ve bu yazı da bitti...


29 Haziran 2011 Çarşamba

Yalnızlık aşktan daha hırçın...

Hayatım boyunca kıskançlık konusunda zıtlıklar içinde boğulan biri olmuştum. Arkadaşlarımın başarılarını hiçbir zaman kıskanmadım, aksine belki onların elde ettikleri şeylere onlardan daha çok sevindiğim bile olmuştur. Bunun yanında da ilişkilerimi bitiren genel olguysa kıskançlık olmuştur. Aynı kavramı birbirine bu kadar zıt şekilde bünyemde barındırıyor olmak tabi karşı tarafları olduğundan daha çok beni yıpratıyor.

Zırt pırt aramalar, ne yapıyor acaba, başkasıyla birlikte oluyor mu, ya beni terk ederse, ya sevgisi biterse, hadi yattı kalktı diyelim ya yattığı herife aşık olursa... Bunun gibi milyonlarca psikopat soru arasında kendi beynimi sikerken, karşı tarafa yaptığım baskının haddi hukuku olmuyor. Bu yüzden de bunaltıyorum elbette. Karşı taraf bu kadar kıskanılmaktan, bu kadar ilgi açlığı çeken bi herifle birlikte olmaktan bunalırken, ben de kendimi bunaltıyorum. Bütün bu sorularla birlikte yaşamak ne kadar zor kelimelere bi dökebilseydim...

Sonraları düşündüm de, bu kadar sorgulayıcı, araştırıcı, bunaltıcı bi herif olduğumda elime ne geçiyor? Diyelim ki o tuvalete gittiğinde ben telefonunu gizliden gizliye kurcalıyorum ve abuk sabuk mesajlara rastlıyorum. Elime ne geçecek? Tek elimde olan "İLİŞKİMİN BİTMESİ!" Bu yüzden bilmek istemem. Öğrenmek istemem. Öğrenmek istemediğim şeyleri sormamam gerektiğini öğrenene kadar çok ilişki harcadım. "Beni aldattın mı?" ne kadar aptal bir sorudur ki ben bu soruyu çok sordum. Şimdilerde biriyle birlikte olduğum zaman aklıma bile getirmiyorum böyle soruları. Sorduğum zaman doğruyu söylemesinden korkuyorum çünkü.

Yıllar içinde öğrendiğim bambaşka bir şey de, ilişkilerde aldatılmanın tolere edilebilir olduğu. İlişkine onca yıl veriyorsun, karşı taraf bir şekilde bir hata yapıyor ve seni aldatıyor. Bunu da dürüst bir şekilde sana söylüyor ya da sen bir şekilde günübirlik bir şeyler yaşadığını bir şekilde öğreniyorsun. Onca yıllık ilişkiyi bir kalemde silmek... Aman Tanrım! Ne kadar cesurmuşum eskiden... Çok yaptım bunu, tabi çok da aldatıldım... Şimdi olsa aynı cesareti gösterebilir miyim bilmiyorum. Hayatta o kadar berbat insanlar var ki, ilişkilerde aldatmaktan daha beter şeyler yapabilen... Aldatılmak, hele ki günibirlik aldatılmak bunların yanında devede kulak bile olmuyor malesef. Öyle insanlarla karşılaştım ki, bir kavga esnasında insanlıklarından çıkıp, benim bütün değerlerime saldırarak, bütün dengemi alt üst edip, hayatımın en sikik meselelerini yüzüme tek tek vurup ondan önceki geçmişimle beni vuran... Emin olun, aldatılmak o kadar acıtmıyor!

Elbette ki şu anda aldatmayı savunmuyorum. Karşılıklı ilişkilerde, tek eşlilik en güzeli fakat git gide yalnızlaşan dünyada, git gide sevgisizleşen, sahteleşen dünyada o kadar çok iğrençlikler oluyor ki. Onlarla karşılaşmadığınız zaman, sevdiğiniz biri varsa karşınızda, kıymetini bilmek gerekiyor. Karşı taraf belki daha az biliyor olabilir fakat yalnızlık da var dostum... O aşktan daha hırçın!



28 Haziran 2011 Salı

Toplum öldürdüğünde aşkı...

Eskilere bir daldık mı, daldığımız göz yaşından dolmuş bir havuzdur... Boğulmamak için derine inemem, korkarım... Üstün körü bahsederim... Şimdi nefesimi tuttum, biraz derinlerde gözlerimi açacağım. Eskilerden dem vuracağım. Bir dost istedi...


Eskiden sevmeden sevişmezdim. Hatta sevdiğimle sevişemezdim. Aşk öyle bir tokat vurmuştu ki, Türk Filmlerinde olduğu gibi savrulmuştum. Savrulurken, başım öyle bir dönmüştü ki, dünyayı çift görüyordum. Midem bulanıyordu arasıra, ama sarhoşluk bulantısı gibiydi... Güzeldi... Uyuyamıyordum. Her saniyesini hatırlıyorum, her çektiği mesajı, her yazdığı notu, her söylediği sözü, her sarılışını, her ağlayışını, her kavgamızı, her gülüşmemizi, her içmemizi... O kadar çok seviyordum ki, dokunamıyordum bile. Sevişmek mi? İnciteceğim diye korkuyordum... Öperdim sadece, gözünden, dudağından, ellerinden... İzlerdim o uyurken, sakin sakin... Sabaha kadar uyuyamazdım onu izlemekten. O da uyumadığını belli etmezdi, ertesi gün sabaha kadar neden uyumadığımı sorardı sadece... 


Çok masumdu yaşadığım aşk... Çok masumdu yaşadığım her saniye... Toplumun işlediği bir cinayete mahkum giden masum bir aşktı... Kuralların, örflerin, adetlerin yok ettiği binlerce sevdadan biriydi bizimkisi... Şimdi soruyorum kendime, o nerede, ben nerede... Bu aşk nasıl kabuk bağladı günlerce, gecelerce... 


Ve şimdi tekrar nefes alamayıp yukarı çıkıyorum dostum. Üzgünüm daha fazla dayanamadım. Bitti... 

24 Haziran 2011 Cuma

Hetero mu olsam acaba? (oylama!)

Başıma gelen boklukları sezon finali vermiş Hürrem Sultan dahi duydu sanırım. O gün, bugündür elime erkek eli, belime erkek beli değmedi yemin ederim. Kendi çapımda takılıyorum işte. Bugün eski arkadaşlardan biriyle konuşurken, "hetero mu olsam ki lan?" dedim. Sonra ciddi ciddi düşünmeye başladım. Of ki ne of. Heteroseksüel ilişkiler o kadar garip geliyor ki... Tıpkı bizim ilişkilerimizin, birçoğunuza garip gelmesi gibi. Anlayamıyorum resmen. Bir erkek neden "meme" diye sızlanır, neden jartiyerlere takıntılıdır, neden?

Bi lezbiyen arkadaşım vardı, kendini bildi bileli lezbiyen hatun. Bir sürü kız arkadaşıyla tanıştım, birlikte barlara gittik, sevgilisi yüzünden bin bir çıngar çıkartmıştı falan hatta. Öyle tutkulu hatun manyağı bir tipti anlayacağınız. Yıllar sonra kızı bi gördüm, yanında bi adam "baaak, bu benim sevgiliiimmmm" diyor. Allah'ım kafayı yiyeceğim lan bizim  kız nasıl böyle bi şey yapabildi falan derken, oturduk birlikte bi kahve içtik. Ben pot kırmamak için dudaklarımı kemiriyorum resmen. Hatun demesin mi, beni biliyor rahat ol diye... İşte o an koptu ipler bende. Her neyse hatun adama söylemiş böyle böyle lezbiyenim ben diye. Eleman da ben sana aşığım fark etmez demiş ve kabul etmiş. 6 ay hiç yatmamışlar sonra olmuş olanlar. Bizim ateşli lezbiyen ben hetero oldum diye dolanıyor ortalarda.

"Olunuyor mu ki lan?" diye sormuşluğum vardır kendime. Evet bir kadınla yatmayı denemiştim fakat sonu tamamen hüsranla sonuçlanmıştı. Hatırlayan, bilen vardır elbet... Onun dışında, şimdi hetero olmaya kalksam (hop dediğin zaman olunuyor mu ya da oldum ben dediğinde olunuyor mu orasını bilmem. Şimdiye kadar onca eşcinsel arkadaşım arasından 1 kişi çıktı sadece! O da hala hatunları kesiyor!) abi zor iş bee! Kılı kırk yar bi kız tavla, tavladıktan sonra hadi konuş görüş bilmemne, bir ton para harca orda burda saatlerce göt devir otur, saçma sapan triplerini çek, sürpriz falan yapman da gerekiyor. Sonra bi sürü kapris falan da çekeceksin elbette. Sonra halvet kısmı gelince ne bok yicez bilmiyorum, bakirim evleneceğim hatuna saklıyorum geyikleri de sökmez. Sonra bi de yasal olarak onanabilen bir kurum olduğundan hetero ilişkiler, evlenmen falan da gerekecek. En azından karşı tarafın nihai amacı o olacak falan. Bir sürü tırıvırı falan.

Neyse lafı çok uzatmayacağım canlarım. Hoppppp diye heteroseksüel olunabiliyorsa, olsam mı acaba?


(yorumlarınız oylamaya tabiidir :) )


(ps: eğer cidden dene diyenler çoğunlukta olursa bi kaç deneme yapıp paylaşırım valla :D )

18 Haziran 2011 Cumartesi

Öylesine bir yazı...

Kalabalık bir sokakta yürüyorum. Herkes bir yerlere koşuşturuyor, gri renkleri hakim. Ben öylesine sokağın ortasında duruyorum. Bir şarkı geliyor arkadan hafiften hafiften. Ellerimi açıyorum aşağıda, durdukları yerde. Parmak uçlarım yere bakıyor. Sakin sakin esen rüzgarı hissediyorum. Herkes bir yerlere koşuşturuyor. Ara sıra birileri bana çarpıyor. Umursamıyorum. Şehrin gürültüsünü dinliyorum, kendi aralarında konuşan insanlar, çok derinden gelen korna sesleri, seyyar satıcıların bir şeyler satmaya çalışması, bir şarkı geliyor arkadan hafiften hafiften. Sanırım kitap dükkanından geliyor şarkı, 60'lar Amerikan Müzikleri... Derken güzelce bir kız yanaşıyor yanıma. "Anket doldurmak için vaktiniz var mı?" diyor, bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum... Gülümsüyorum... Ellerimden hala hafiften rüzgarlar geçiyor. Kız gidiyor. Bu da beni deli sandı diyorum içimden.

Sakinim, çok sakinim... O kadar sakinim ki, bu sakinlikten yalnız başıma olsaydım korkardım belki ama şehir var, insanlar var, kornalar, rüzgar... Şehir var, içinde olduğum. Benim farkımda bile olmayan koskoca şehir... İçinde milyonlarca hikaye barındıran, binlercesi yazsan roman olur tadında, yüzlercesi yazılmış roman olmuş, onlarcası meşhur olmuş hikayeler barındıran şehir. Gri tonlarında şehir, gri tonlarında insanlar, gri tonlarında takım elbiseleri, gri tonlarında sevgileri, gri tonda yaşamları... Ellerimden rüzgar esiyor hala.

Derin bir nefes alıyorum. Gökyüzünden bir damla düşüyor yere, o kadar yavaş gerçekleşiyor ki bu olay, yer çekimi içinden küfrediyor olmalı... O aldığım derin nefeste hissetmiştim ancak bu yağmurun geleceğini... Toprak... Toprak kokuyordu. Ölüm gibi, yaşam gibi, çürümüş kalıntılar gibi, tazelik gibi toprak kokuyordu. Damlalar hızlandı zamanla. Daha hızlı, daha hızlı, daha hızlı... İnsanlar kaçışmaya başladı etrafımdan. Ben gülümsemeye başladım yeniden. Başımı yukarı kaldırdım, gözlerimi kapattım, yağmurun yüzümü tokatlamasını duyumsuyordum. Ellerim de ıslandı zamanla. Bir gök gürültüsü de eklendi şehrin seslerine. Güzel, güçlü, bir sesti...

Durdum, gök kuşağı çıkmadı. Biraz üşümeye başladım. Sanırım o sırada anlamam gereken tek şeyi anlamıştım. Grilerin gitmesi için, eskileri yıkamak gerekiyordu. Saf, gök yüzünden gelen, bir kaç damla yeterliydi renklerin geri gelmesi için... Renkler geri geldiğinde yürümeye başladım. Ölmedim, yeniden de doğmadım... Renkler yeniden vardı fakat kirleneceklerdi. Kirlenmek güzel değildi...

AŞK!!!!

Aşk sadece lise zamanlarında yaşanan bir şey mi acaba? Ergenliğin son yıllarında deli gibi aşık olduğumuz dönemi hatırlıyor musunuz? Abi götüm düşerdi yemin ediyorum. Aman Tanrım öl dese öleceğim, geber dese gebereceğim, okulu bırak dese bırakacağım, yat dese yatacak, kalk dese kalkacak, hayatımı onunla geçireceğim ya sözde. Alaah alaah, ya allah bismillah (The dürdane moduna girdim yine) Öpüp okşarrrrdııımmmmmmm sevgilim seniiiii ayak tırnaklarını kemirirdim ey sevgili güzel sevgiliiiiii.....

Eeeee n'oldu abi yaa? Yıllar önce götünde patlayan ilişki sonrasında bi daha aşık oldum... Hem eskiyi kıskandırıcam, hem de yeniye eskiye dair hafif şeyler söyleyerek onun aşkını perçemleyeceğim falan filan derken alllaaah allaaahhhhh ya allah bismillah... Götümüze giren çıkan boynuzların haddi hukuku kalmamış...

Eee N'oldu? Haaaa akıllanmaya başladım daha sonraları. Öyle pat küt diye dalmamam gerektiğini anladım. Baktım bunlardan bana hayır falan yok, önce kendi ayaklarım üstünde durayım diye üniversite bitirdim. Üniversite dönemlerinde biriyle birlikte olmaya başladım tam iki sene sevgili kaldık. Öyle aman aman aşık olmadım ama sevdim. Hani olmayınca ölmüyorsun, varsa da güzel oluyor denen ilişkiden. Son senesinde birlikte yaşadık falan. Sonra baktım aşık değilim ölüp gebermiyorum falan, ergen döneminin aşklarını yaşayamıyorum. Pat ayrılıverdik.

eee N'oldu hacı yaa? Allaaam vallahi artık aşk meşk denen şeyin ergen hormon hortlamasından başka bi bok olmadığını anladım. Mantık git gide devreye giriyor. Eminim ki Sezen Aksu bile aşk şarkılarını artık mantığıyla yazıyordur. Öldüm geberdim aşk için ölmeli aşk modu yok artık kimsede. Hayır sende olsa millet salak mısın diye bakıyor. Salaklaşıyorsun.

Yok evladım anlaşılan aşk meşk denen şey kalmıyor zamanla. One night stand tiplerle yatıyorsun kalkıyorsun onlarda günlük duygusallık olayını da hallediyorsun, ertesi gün başkasıyla mı yatmış orospu amaaan siktir et diyorsun. Hem kafan rahat, hem kalbin. Emotional fuck boddy diyorum ben boyle tiplere. Ne sevgili, ne sevgili değil...

Ergenliğimi mahfeden Titanic, Sezen Aksu, Nazan Öncel gibi insanları kınıyorum. Aşkı bize bi bok sandırdıkları için bir daha kınıyorum. Kın olun!

Uzun lafın kısası allaaah allaaaahhh bismillaaaahhhhhhh aşk istiyorum süphaaanaaaaalllaaaahhhh

15 Haziran 2011 Çarşamba

İşte O An Özledim Seni, Eski Sevgili...

Çok uzun zaman oldu ben bir sevgiliye aşk şiiri yazmayalı.
Ve yine çok uzun zaman oldu ben aşık olmayalı...
Öyle uzun bir zaman oldu ki sevişmeyeli,
Ki kökü sevmekten gelir...

Çok uzun zaman oldu ben bir sevgiliye bağlanmayalı.
Ve yine çok uzun zaman oldu ben o bağlarla kendimi asmayalı...
Öyle uzun bir zaman oldu ki sevişmeyeli,
Ki kökü sevilmekten de gelir...

Çok uzun zaman oldu ben bir sevgiliye ağlamayalı.
Ve yine çok uzun bir zaman oldu ben o gözyaşlarıyla ıslanmayalı...
Öyle uzun zaman oldu ki sevişmeyeli,
Ki kökü sevgilinin kalbine girmekten gelir...

Çok uzun zaman oldu ben kapılarımı kapatalı,
Sevmeyeli, sevilmeyeli, karşılıklı kalplere girmeyeli...
İşte o an özledim seni, eski sevgili...

Haftanın şarkısı...


Nil Karaibrahimgil - Hakkında Her Şeyi Duymak... vidifunny

14 Haziran 2011 Salı

-Hiç kendini kenara atılmış hissettin mi?

-Hiç kendini kenara atılmış hissettin mi?

İşte bu soruyla başladı, düşünmeye, sinirlenmeye, bir daha anlamayanlara bir şey anlatmama kararı almaya niyetlenmem. İlk anda tepkim, "Kimse bana o kadar sahip olmadı ki, kenara atabilsin!" oldu. Daha sonra tepkiler gelmeye başladı; "Hiç mi kendini yalnız hissetmiyorsun?","Ona sorarak hata yapıyorsun, nereden bilsin ki adamın felsefesine ters...", "Adam hayatı ciddiye almıyor ki, gülüp geçiyor.", "Götünden düşünme bir kere de"...

Son tepkiye verdiğim cevap atan şartelimin ve sonrasında kapatılan bir muhabbetin içimde devam etmeye başlamasıydı: "Götümden düşünseydim, sizlerle aynı fikirde olurduk."

Beni tanımayan insanların genelde düşündüğü şeydir bu, aslında alışmış olmam gerekiyordu fakat bazen sakin olamıyorum. Hayır, şımarık, gayriciddi, sulu bir insan değilim! Aslında hayatı ve yaşanmışlıkları o kadar çok önemsiyorum ki, kendime savunma mekanizması bile geliştirebiliyorum.
En güçsüz anlarımda en güçlü ben oluyorum, yanımda güçsüz biri varsa, ben daha güçlü durup ona da destek olmaya çalışıyorum. Ben o kadar ciddiye alıyorum ki hayatı, birinin beni kenara atmasına izin vermiyorum.

Yalnızlık, kendini değersiz hissetmek, birinin beni terk etmesiyle değil ancak ve ancak benim kendimi terk etmemle gün ışığına çıkacak bir olgudur. Sizlerin asıl bilmediği konu şu ki, aslında kimse yanınızda yok. Ayrılık bir şekilde geliyor ya irade içinde ya da irade dışında... Bu yüzden özde birine bağlarsanız yaşamınızı, boşa ipoteklemiş olursunuz. O gidecektir, geride yine siz kalacaksınızdır. Siz o gittiğinde yaşayamıyorsanız, biliniz ki hiçbir zaman güçlü olmamışsınızdır. Hayatı ciddiye almamışsınızdır. Hayatın "Doğum" kadar "Ölüm"ü de barındırdığını anlayamamak, ayrılıklara akıl sır erdirememek ancak insaniyete ait bir zaaftır.

Başkası gittiğinde yaşayamayacaksanız eğer, siz neden varsınız? Sizin hayattaki yeriniz ne? İşte bu yüzden yalnızlığı sevmemiz gerekmez mi? Mecburiyetten de olsa, alışmak gerekmez mi? Ancak bu şekilde var olmaz mıyız? Yarım elma olup diğer yarıyı aramaktansa tam elma olmak daha mantıklı değil mi?

Bütün söylediklerimden, asosyal olmayı, aşık olmamayı, biriyle olumlu ilişkiler kurmamayı çıkartıyorsanız da işin götünden düşünen tarafsınız. Benim söylemeye çalıştığım sadece hayatınızı bir diskin üzerindeki çizgilere benzetirseniz, ortada siz durun, oraya kimseyi almayın, bir sonraki halka da yer alsın en değer verdiğiniz kişiler. Kendinize ne kadar yer ayırırsınız orası beni ilgilendirmez elbet fakat kendi halkanızın içine birisini dahil ederseniz, o kişi gittiğinde kenara atılmış hissedersiniz.


İşte bu yüzden sizlerden farklı düşünüyorum çünkü siz gibi düşünenler hayatım boyunca bir tuğla verdi bana. Kimi kafama attı, kimi elimde bıraktı gitti... Ben de onlardan bir duvar ördüm. Duvarın arkasını göremediğiniz için, sizin söyledikleriniz ancak üstünü tekrar kapatacağım birer duvar yazısı olarak kalacaktır.

Saygılar...

12 Haziran 2011 Pazar

Akşam sefası... Hediyem olsun sizlere...


Zaz – Je veux şarkı sözleri ve çevirisi
Donnez moi une suite au Ritz, je n’en veux pas ! / Bana Ritz’den bir kıyafet ver, istemem onu !
Des bijoux de chez CHANEL, je n’en veux pas ! / Chanel’den mücevherler, istemem onu  !
Donnez moi une limousine, j’en ferais quoi ? papalapapapala / Bana bir limuzin ver , ne yapayım onu ?
Offrez moi du personnel, j’en ferais quoi ? / Bana hizmetçiler öner , ne yapayım onu ?
Un manoir a Neufchatel, ce n’est pas pour moi. / Neufchatel’da bir malikhane, bana göre değil.
Offrez moi la Tour Eiffel, j’en ferais quoi ? papalapapapala / Bana Eiffel Kulesi’ni öner, ne yapayım onu ?
Refrain: / Nakarat:
Je Veux d’l'amour, d’la joie, de la bonne humeur, / ben aşk, keyif , hoş mizaç (hoş sohbet olması daha olası gibi geliyor bana ama sözlük öyle diyor) istiyorum
ce n’est pas votre argent qui f’ra mon bonheur, / beni mutlu edecek sizin paranız değil
moi j’veux crever la main sur le coeur papalapapapala / ben elim kalbimde ölmek istiyorum
allons ensemble, découvrir ma liberté, / hadi beraber özgürlüğümü keşfedelim.
oubliez donc tous vos clichés, / yani bütün klişelerinizi unutun
bienvenue dans ma réalité. / benim gerçekliğime hoşgeldin(iz)
J’en ai marre de vos bonnes manières, c’est trop pour moi ! / Sizin iyi davranışlarınızdan bıktım, bu bana fazla !
Moi je mange avec les mains et j’suis comme ça ! / Ben ellerimle yemek yerim ve ben böyleyim !
J’parle fort et je suis franche, excusez moi ! / Doğrudan konuşurum ve açık sözlüyüm, özür dilerim !
Finie l’hypocrisie moi j’me casse de là ! / İkiyüzlülüğe bir son verin, bıktım bundan !
J’en ai marre des langues de bois ! Odunların dilinden bıktım !
Regardez moi, / Bana bakın
toute manière j’vous en veux pas et j’suis comme çaaaaaaa / herneyse, size kızgın değilim ve ben böyleyim
(j’suis comme çaaa) papalapapapala / Ben böyleyim

7 Haziran 2011 Salı

Teşekkürler bir şekilde...

Hepimiz biraz kusurluyuz. Hepimiz bazen çekip gitmek istiyoruz. Gelecek için hep daha fazlasını istiyor, geçmişte kaybettiklerimize hayıflanıyoruz.

Buralardan çekip gitsem, kimseleri umursamadan, para derdim olmasa, geri dönme derdim olmasa, burada kalan gelecekteki aşklarım için umudumu hiçe saysam... Geçmiş aşklarsa, hep kalacaklar o zaman çizgisinde işgal ettikleri yerde.

Zaman çizgisi şeklinde uzanıyor her şey. İngilizce dersinde anlatmak için kullanırlardı genelde bunu. Past tense, present tence, future tence... Gelecek zaman diye bir şey yok aslına bakarsanız. Sayı doğrusundaki ok gibiyiz hepimiz. Sürekli ilerliyoruz, uyurken bile. Geçmişte kalan her saniye, sayı doğrusunun rakamlarını oluşturuyor. İşte o aralıklarda bıraktığım eski sevgililere bakıyorum da bazen... Zamanında pek kırmızıymış o şerit, sonra tekrar simsiyah oluvermiş. Tekrar tek başıma kalmışım. Günübirlik ilişkiler olmuş sonrasında hep, nokta nokta... Gelecekte kaç nokta daha konacak kim bilir...

Hayatım bir borsa çizelgesi olsaydı eğer şimdi oldukça aşağılarda bir yerde olurdu büyük ihtimalle. Büyük düşüşler mevcut. Ama daha kötü günler de geçirmiştim biliyorum. Kriz teğet geçmemişti, bizzat bana geçmişti...

Eştensel Günlük dediğim zamanlar, gerçek bir günlüğe yazar gibi yazacağımı hiç düşünmemiştim. Ya da twitter denen sitenin bana neler getireceğini pek bilmeden atılıvermiştim. Hesabımı ilk oluşturduğum gün dün gibi aklımda. Şimdi dönüp baktığımda iyi ki yapmışım diyorum. Çünkü, hiç tanımasak da birbirimizi, bir şekilde kaygılanıyoruz, bir şekilde önemsiyoruz... Sizlerden gelen her yorum, her Tweet hayatıma bambaşka şeyler katıyor. Olur da bu site de yasaklanırsa bilin ki sizleri çok özleyeceğim, iyi ki varsınız...

3 Haziran 2011 Cuma

Çağın vebası Türban!

Az önce Twitter'da Türbanlı bir kullanıcının eşcinseller üzerine prim yapmaya çalıştığını gördükten sonra bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çünkü bir süredir dikkatimi çeken şey, kapalı arkadaşlarımızın eşcinseller üzerinden prim yapmaya çalışmaları. Örümcek ağı bağlamış bir zihniyetin ürünü olan bu insanların aslında birer hasta olduğunu iddia ediyorum.

Şimdi iddiamı dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım. Türban denen mevzu MÖ ki yıllarda fahişeler tarafından kullanılan bir semboldü. Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'ın açıklamaları şu şekilde; Tanrı’ ları kızdırmamak adına, eğlence için kadınları kullanıyorlar. Tanrılar, şunu yapın bunu yapın demiyor ama inanışları gereği kendiliklerinde n böyle eğlenceler yapıyorlar. Bir kısım kadın da seks köleliği yapıyor. Tanrı’ nın işini yapıyorlar. Temeli de, Sümer’ ler de nasıl yemek yiyorsun, seks de öyle onlar için günah bir kavram değil, çok doğal bir durum. Gençlere bir nevi seks terbiyesi yapıyorlar. Gılgamış’ ta da vardır bu olay, mesela Gılgamış’ a mabetten böyle başını örtmüş bir kadın gönderiyorlar. Konuşmayı ve seks yapmayı öğretiyor. 



Anadolu Kadın'ı Başını kapatırken, düşüncelerini kapatmazdı. Buna bir çok örnek olarak, köylerdeki eşcinselleri kabullenen, onları anlamaya çalışan insanları örnek gösterebiliriz. Hala bu kadınlardan var. Ne güzeldir ki, örtünen ama düşüncelerini örtmeyen insanı insan olduğu için sevmeye çalışan, çok güzel insanlar var bu ülkede hala. 

Asıl hastalıklı durumu irdelemeye başlayalım isterseniz. Bir toplum tarafından baskılanan kadınlarımızı düşünün. Açık başıyla gezene fahişe yaftası yapıştıran, namus simgesi olarak, Türbanı gösteren bir toplum! İşin kısacası, namus kavramını, bir tek kadınların üzerine yıkan bir toplum düşünün. Aslında düşünmenize bile gerek yok. Sadece gözlerinizi iyice açın ve etrafınıza bakın! Çok net bir şekilde göreceksiniz bu toplumu. İşte böyle bir toplumda, kadınlar cinsel dürtülerini örtmek, saklamak için, denize haşemalarla giren, kafalarını kapatan, kafalarının yanında düşüncelerini de kapattığını hisseden bir kısım insan topluluğu. Bu insan topluluğu, psikoloji de "yansıtma" savunma mekanizması dediğimiz şeyi kullanarak sürekli başkalarına namussuz, dinsiz, bilmemnesiz gibilerinden bir sürü şey söylüyorlar. Bu gibi zoraki kapananların genel olarak en fazla saldırdığı insan topluluğu eşcinseller oluyor. Çünkü kendi içlerindeki eşcinselliği bastırmaya çabalayarak, başkalarınınkine tukaka yaparak kendilerini saklıyorlar. 

Kendi eşcinselliklerinden kastım, geçtiğimiz günlerde çok eşliliğin yasal olması gerektiğini düşünen bir ablamız olduğunu hepiniz hatırlayacaksınız. Mesela, kendisi bir kadınla ilişkiye girmek istiyor fakat bunu yapamıyor. Çözüm nerede? Hemen dini kendine göre yorumlayıp, hoooopppp 4 kadın serbest olsun. Böylece ben de bir kadın bedenini görmüş olurum. Kocamla birlikte grup seks yaparım. Her şey kitaba uygun. Ohh miss... Ablacım biz yapınca zina, siz yapınca? 

Bu gibi mantığın İran'daki genel eve girerken imam nikahı kıyıp, çıkarken "boş ol!" diyen mantıktan ileri bir düşünce savı olduğunu düşünmüyorum. Allah inancına hiçbir şey demiyorum elbette. Benim burada bahsettiğim insanlar malesef ki Allah'a inanmaktan çok toplumsal baskı sebebiyle kapanıyorlar. Kapalı olmak üzerilerindeki baskıyı hafifletiyor ve böylece kendileri haricindeki herkes namussuz, kendisi namuslu... Hafifleyen baskı sonrasında misler gibi istedikleri her şeyi yapıyorlar. 

Benim tek söylemek istediğim, başkasının size sunduğu yüzyıllık düşünceleri bırakalım, kendi aklımız var, yeni düşüncelere açık olalım. Böylece Sümerler zamanına dönmez, bütün fahişeler kapanmaz, fahişelik yapan yapar, kapanan gerçekten inandığı için kapanır... Böylece sadece dini inançları dolayısıyla kapanan, ama bunun yanında düşüncelerinde özgür bir toplum oluşur... 

Saygılar...





31 Mayıs 2011 Salı

Tıraş Olurken

Yüzüme dokunurdu elsa.
oturmuş ben kitap okumaya çalışırken
metroda seyrederken karşımda oturanları
denizden çıkmış rüzgarda üşürken
elsa yüzüme dokunurdu rahatsız olurdum ben

Tıraş olurken dün aynanın karşısında
aklıma geldi birden
duyar gibi oldum parmaklarını yüzümde
yanaklarımda
dudaklarımda
düşündüm de sonra
üç yıl olmuş;
o yüz başkayüzdü,
bu yüz başka.

Roni margulies

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Eski sevgiliyi öldürmek...

Hatıralarını öptüm, okşadım birbir. Evde kapalı kaldım günlerce. Günlerce duvarlar bana baktı ben duvarlara. Duvarlar anlattı bana içimde ne var ne yoksa. Bazen gerekiyormuş böyle şizofrenik boşalımlar. Duygularını düşüncelerini, geleceğini, geçmişini, her şeyini tartıyor insan. Yağmurlar yağıyordu ben bunları yaparken. Yağmurları izlemedim. Sadece sesi vardı kulaklarımda. Belki bir yerde gök kuşağı çıkmıştır, birileri sevinmiştir diye düşündüm. Ben mutsuzdum bunları düşünürken.
O kadar derinlerdeymişsin ki çıkman günler aldı. İlk önce kendimle cebelleştim. Antidepresanlarımı içtim. Korkularımla yüzleştim. Ölmekten hiç korkmamışım ben meğer. Zamanında beni öldüren birileri zaten varmış meğer. O birileri arasında en büyük darbeyi vuran da senmişsin meğer...
"İnsanlık..." demiştim giderken; "İnsanlık öldü, beni öldürdüğün dakikadan itibaren." Seni bir köpekmişsin gibi sevseydim belki köpeklik ölürdü eski sevgili... Fark ettim ki, iyi ki insanmışsın gibi sevmişim seni...
Topladım neyin var neyin yoksa, onca yılda birbirimize aldığımız ufak tefek hediyelerle başladım. Hepsi tek tek canlandı gözümde. Birbirimize o hediyeleri verirken ki her an! İşte o anları öptüm. Ağlayamadım boğazım düğümlendi. Sakinleştirmek için sakinleştiricimi de içtim. Kalp atışlarım yavaşladı sonunda. Rahatladım biraz. Ardından birlikte gittiğimiz sinema biletlerini (ki hepsini saklamıştım). Birlikte yaptığımız alışverişlerin fişlerini. Birlikte gittiğimiz mekanlardan aldığım şekerleri (en çok buna sinir olurdun, hatıra olarak saklıyorum dediğimde bile umursamazdın.). Ufak bir kablo parçası, birlikte tamir ettiğimiz uzaktan kumandalı arabadan kalma. Ve buna benzer binbir ayrıntı... Hepsini topladım attım...
Hafızamı da atmayı başaracağım yakında biliyorum. Başaracağım ki, yeni aşklara yer açılsın... Yeni anılar yaratılsın... Geriye bir tek kalp kalıyor... Onu nasıl atacağım bilmiyorum...

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Bu ülke beni seviyor mu? (Başıma gelen GASP ve tehtit olayının hikayesidir!)

Yaklaşık 3 gündür tehtit mesajları alıyorum... Mesajlar olduğu gibi aşağıda...




inanmıyorum sen bizim dershanede ki çocuk değilmisin ?


manisa da kac tane dershane vaR ! demek sen gaymişsin zaten dedikodun vardı ortamda.bomba dedikodu çıktı


vay be demek sen veriyon ! şüpheleniyorduk sen den zaten ..ama çok bilmiş ukala bir havan var ben çakallıyordum kesin bu ipne dıyordum şok oldum yaw..




ben sikiciyim tekkesi mekkesi yok bunun..siker geçerim


ama sana bir teklifim var eğer konuşmamı istemyrsan ders sırasında çıkıp tuvalette sana geçirmek isterım..Böylece seni gördüğümü unuturum susarım .


yusuf oldun hayırdır ? prfl sayfanı resmını çektim göstereceğim ?


sana zaman veriyorum haber et bakalım seni sikmek guzel olacak gibi yatakta nasılsın bakalım nasıl veriyorsun görelım




 herkesi gözünün içine ii bak acaba biliyorlarmı diye ...azap olmalı ne kötü deşifre etmek kendını kabak gbi resimlerini ulu orta açmak




Bunlar bana gayromeo adlı siteden gelen tehtit mesajlarıydı... Bunlara karşı herhangi bir yasal işlem başlatmadım, bugün başıma gelen olayı da anlattıktan sonra düşüncelerimi söyleyim.


İnternetten biriyle tanıştım, daha sonra beni arabasıyla aldı ve biyerlere gittik. Uzuuuun zamandır yazıştığım bir tipti. Yazışmaları da fena birine benzemiyordu. Kamera da açtık, bilmemne falan feşman her neyse. Arabada bir şeyler yaptıktan sonra, şehir merkezine dönerken telefonumu istedi. O anda sikildin oğlum dedim kendi kendime. Yapma! dedim. Telefonunu ver ya da seni şurada öldüreyim, cesedini atıveririm, ben yıllarca hapiste yattım, hiç koymaz bana bunlar! gibisinden laflar etmeye başladı. Ben sakince telefondan sim kartımı çıkardım, hafıza kartını çıkardım ve yaklaşık bir hafta önce aldığım telefonumu herifin eline verdim. O sırada canımı düşünmem daha mantıklıydı. Daha sonrasında ettiği lafları söylüyorum,
-eğer polise gidersen bu telefondan dolayı başıma bir bela gelirse, söylerim bu ibneydi götünü siktim telefonunu bana verdi çok memnun kalmış derim. Anne ve babanı da bulmak çok zor değil manisa göt kadar yer, gidip onlara da oğlunuz ibne götünü siktiriyor derim, sonra da seni gördüğüm yerde gebertirim.
Tamam dedim herhangi bir şey gelmeyecek, polise gitmeyeceğim!


İleride öğretmen olacağım arkadaşlar. Öğretmenlik mezunuyum fakat atanamadım. KPSS'ye çalışıyorum. Eğer bu tehtitlerden dolayı mahkemeye başvursam sicilime benim de eşcinsel olduğum işlenecek ve ileride mesleğimi yapamayacağım! Bunun dışında, aileme, dostlarıma bu durumlardan bahsedemiyorum. Can güvenliğim hiçbir şekilde yok! Beni koruyan bir yasa, kanun da yok! Ben Türkiye'yi çok seviyorum. Ülkeme aşığım. Mesleğimde de bir çok insandan daha başarılı olacağımı biliyorum. Fakat siz söyleyin, bu ülke beni, benim gibi eşcinsel arkadaşlarımı seviyor mu?